Bir yağmur damlası, bir meleğin elleriyle iniyor yeryüzüne. Melek bıraksa, kurşun olup düşecek damlacık. Oysa merhametle değiyor adının yazıldığı yere. O yüzden adı ‘rahmet’ oluyor yağmurun.
Sonra damlacıklar el ele bir ağacın gövdesine yürüyorlar. Metrelerce yüksekteki, en uçtaki yaprağa. Güneşe en yakın yaprak, aylarca kavrulmadan yemyeşil kalabiliyor. Yeşil, merhametin rengi oluyor.
Güneş, hep belirlenmiş mesafelerden bakıyor dünyaya. Azıcık yaklaşsa, yakacak harareti. Biraz uzaklaşsa, donduracak hasreti. Merhameti; sıcacık ısıtıyor.
‘Ana’ olunca merhamet, şekil değiştiriyor mahlukat. Vahşi bir cüssedeki sivri dişler, yavrusuna dokunduğunda, ne kesiyor, ne incitiyor. Yırtıcı bir pençe, şefkat eline dönüşüyor. Küçük bir kedicik, aslan kesiliyor yavrusunu müdafaa ederken. Gözünü kırpmadan meydan okuyor, kendinden kat kat büyük hasımlarına. Cesaret, merhametin omuzlarında yükseliyor.
Dünya yolculuğu ‘merhametli’ bir yuvada şekillenerek başlıyor insanın. Her canlı, ‘bebek’ olarak, en aciz, en sevimli haliyle geliyor yer yüzüne. Merhamet adeta gözle görülür bir şekilde tecelli etsin diye üzerlerinde. İnsanlar birer yetişkin olarak gelebilirlerdi dünyaya. Madem imtihan için buradayız ve madem mükellefiyet akıl baliğ olunca başlıyor. Bebek ve çocuk aşamalarından geçmenin anlamı ne olabilir, merhameti tanıtmaktan başka? Katılaşmamış hangi yürek, bir ‘küçük insan’ın masumiyetine ve şirinliğine kayıtsız kalabilir ? Bir şair; ‘çocuklar olmasaydı, hiç bu kadar eğilir miydik?’ diyor. Bir çocuğa muhabbet esnasındaki rükû halinde ortaya çıkıyor merhamet.
Muhabbetin dahi mantosudur merhamet. Çünkü merhametsiz sevgi marazidir, incitir sevileni. Sevgi, merhametle donanınca adı şefkat oluyor ve mağrur aşka bile meydan okuyor. Bencil aşk, zindana düşürüyor Yusuf’u. Baba şefkati, dualara kanat oluyor, Yusuf, Mısır’a sultan. Şefkatin kokusu Yusuf oluyor sonra, âmâ gözlere değip ışık veriyor. Yusuf, merhametle muamele edince kardeşlerine, sadece ülkeleri değil gönülleri de fethediyor.
Merhamet, bütün varlık alemini dolaşıp annelerin kalbinde taht kuruyor.Gece yarısının tatlı uykusu, bir anne için tatlı bir uyanışa dönüşüyor bir bebek ağlamasıyla. Sonra merhamet bembeyaz süt oluyor, sineden akıyor. Kız çocukları, erkeklere nispetle daha merhametli oluyor, anne olacaklar diye.
Bebek Musa, suya bırakıldığında usulca, anne yüreği titriyor önce. Sonra, merhametlilerin en merhametlisine teslim oluyor. Musa, zalimin sarayında şefkatle büyütülüyor. Teslimiyet, merhamete yol oluyor. Çünkü insanın yüreğindeki merhamet damlacığı, ‘umman’ını haber veriyor.
Bir evlat pir olsa da muhtaç oluyor merhamete. Zaten annelere meleke olmuştur merhamet. Anneler, Yaratan tarafından tepeden tırnağa donatılmıştır merhametle ki, ‘insanoğlu’ merhamet kucağında büyüsün. Büyüsün ve bilsin en merhametli olanı. Bilsin ve teslim olsun. Teslim olsun ki insan olsun. Çünkü ‘merhamet kostümü’nü kuşandığı sürece insan, ‘insan’ oluyor. Yoksa, ‘insanlıktan çıkmış’, ‘ hayvandan aşağı’ deniyor acıma hissini kaybedenlere. İnsanca yaşadığında insan, dünyadan ayrıldığında bile rahmetle anılıyor merhum.
Merhamet hissi, her insanın fıtratında vardır. Yani her insana yüklenmiş bir ‘paket programdır’ dır. İnsan, ‘kabul et’ düğmesine basıp, kendisinde yaratılıştan var olan bu ‘ dosyayı’ açarsa, merhametle donatılıyor.
Merhametli olunca insan, yüreğinde sevgi ve şefkat dahil bir çok güzel his kemale eriyor ve bütün mahlukata insanca yaklaşıyor.
Eğer kendisine bahşedilen ‘merhamet dosyası’nı kabul etmezse, bu menfi halin tahribatı, önce kendi yüreğinde başlıyor. Sonra, ateş gibi yakıyor, dokunduğu her şeyi. İnsan artık yeryüzünün omuzlarında yürüyen misafir değil, kendisinden kaçılan mahluk oluyor. Zira onun zararından sadece hemcinsleri değil, gökyüzünde uçanlar da, denizde yüzenler de, yerde gezenler de müşteki oluyor.
Çünkü merhametsiz yürekte, ne sevgi gerçek anlamını bulabiliyor ne de şefkat itibar görüyor. Bu hale düşene, yaşarken tahammül etmek zorunda olanlar son gününde şöyle diyerek uğurluyor onu ; ‘Ne kendi etti rahat, ne verdi millete huzur, göçtü gitti dünyadan, dayansın ehl-i kubur.’






















