Prangasız fikirler

Wednesday, Sep 08th

Last update05:54:13 AM GMT

Arabic English French German Russian Spanish
Buradasınız: BÖLÜMLER HİKÂYE Ademden Bu Deme

Ademden Bu Deme

E-posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

I – ANLATICI

Güneş, sabahın masumiyetini bozuyor; evinde uyuklayanlara imrenen minibüs şoförlerinin bastığı kornalar, şehri inletiyordu. Deniz kokusuna boğulan sessiz sahil ise, erkenci konuklarını ağırlamaktaydı. Tabii, bazılarına daha fazla ikramda bulunuyor, kimilerine mesafeli davranıyordu. Sahil boyunca, düşünceli yürüyenlerden birisi ise, biraz daha fazla dikkat çekiyordu. Bu; geniş omuzlu, uzun boylu, buğday tenli, uzun siyah saçlarını arkaya atmış ve ellerini uzun paltosunun cebine sokmuş bir halde yürüyen orta yaşlarına merdiven dayamış genç adam, kimseyle ilgilenmiyor, önünden geçtiği banklarda ve cafelerde oturan insanlara yüzünü bile çevirmeden, ya önüne bakıyor ya da uzak ufukları izliyordu. Tembel sakallı uzun yüzü, biraz dertli, biraz da dertli olmaktan gururlu bir biçim almıştı. Sahile ders çalışmak için geldiğini zanneden iki üniversiteli kız da, önlerinden geçen koca adamı hayranlıkla izlediler. Bu esnada, sanki sözleşmiş gibi, konuştukları şeyi -cümlelerini de yarım bırakacak şekilde- ertelediler ve söz konusu sanat harikasını “seyir” ettiler. Bir başkası da, onların bu halini izliyordu. Yan masada tek başına oturan bu genç adam onları izlerken içinden: “Robot o robot!”, dedi.


Bu andan sonra anlatıcı, her nedense, paltolu adama karşı duyduğu ilgiyi kaybediyor ve kıskanç gence odaklanıyor.

II – KISKANÇ GENÇ

Aklından geçenleri saklamayı hiç beceremeyen; aslında, sakladığını düşünen ama vücut diline bir türlü hakim olamayan delikanlı, önce masanın üzerine yasladığı iki dirseğinin üzerine gövdesiyle abandı, hemen sonra sandalyenin sırtına dayandı, kollarını atacağı bir yer bulamadığı için bir süre havada tuttu, sonra elleriyle krem renkli plastik sandalyenin iki kolunu kavradı, avucunda hissettiği kir tortusundan tiksindi. Bu tiksintiyi, biraz önce karşı masadakilere karşı güttüğü hislere benzetti.

Yeşil gözlü, kendini bildiğinden beri alın çizgisini kapatamamış seyrek saçlara sahip genç adam – G.A. -, her böyle hissedişinde, yani takriben günde üç-beş kez aynı sorgulamayı yapar, güzel gözüküp gözükmediğine bir türlü karar veremez, nihayetinde ise, o günkü ruh haline göre ya toplumun güzellik anlayışını ve menfaat dünyasını yahut da çirkin olduğu için güzel olan hiçbir şeyi hak etmediğini düşündüğü kendisini eleştirirdi. Bu sorgulamaların sonucu da, yapmakta olduğu faaliyeti sonlandırmak olurdu ki bu da, ya televizyonu kapatmak, ya yatarken pozisyonunu değiştirmek ya da bir şeyler atıştırmak olurdu. Şimdi ise sıra, o kafeden ayrılmakta idi.

Ayağa kalktığında tüm bir halinin tasvirini yapmama müsaade etti. Evet, yanına gidip “Tasvirini yapabilir miyim?” dedim, o da beni deli zannederek, “Yap ama uzakta”, dedi ve güldü. Her neyse! G.A., orta boylu, kısık gözlü, açık tenli, kare gözlüklü ve betimlemesinin yapılması zor olan birisiydi, zira fazlasıyla ortalama bir görünüşe sahipti. Yüz ayrıtları, yaşının anlaşılmasını zorlaştırıyordu. Göz kapakları ve alın kırışıklıklarını temel alan her bakış, G.A.’ yı otuzlu yaşlara itecek iken; yuvarlak elmacık kemikleri ve küçük, pürüzsüz burnu, görüntüsünü on beş yaşına geriletirdi. Benimle alay ettikten birkaç saniye sonra çok mutluydum. Çünkü gülerken, koca çenesini ortaya çıkarmış, elime alıp bıkana kadar oynayabileceğim bir oyuncağı bana hediye etmişti. Koca çeneli genç adam –K.Ç.G.A.-, yıllar süren anatomik çabalarının bir ürünü olarak, insana karıştığı zamanlarda kullanacağı çene saklama yöntemlerini, kimseden yardım almadan öğrenmişti. Ama bazen çeşitli düşüncelere dalar, hemen ardından gerçeğe döner ve kendini kontrol ettiğinde, gösterişli çenesinin hâkimiyet sahasını burnuna kadar genişlettiğini fark ederdi.

III - KIRTASİYECİ

Üniversitede okuduğu için çıktı almalıydı. Yani üniversite öğrencilerinin aralarında yaptığı yazılı olmayan gizli mutabakatlardan birisine göre, not tutulmayacak, her ne kadar yazdırılan her bir sayfa için ödenen yirmi beş kuruş hepsinin içini cız ettirse de, bu tercihin sonuçlarına katlanılacaktı. K.Ç.G.A., iki arkadaşıyla birlikte, ancak şehir merkezine ve şehir merkezinde bulunan kampüse on-onbeş dakika uzaklıkta bir mahallede bir daire tutabilmişti. Okula gittiğinde faydalanabileceği, daha hızlı iş gören ve daha uygun fiyatları olan kampüs kırtasiyesi yerine, bugüne özel olarak, sabahın bu vaktinde açık olduğundan bile şüphe ettiği mahalle kırtasiyesine uğramaya karar verdi. Birkaç dakika yürüdü. Kırtasiyenin içine gömülü olduğu pasajın girişinde durakladı. Herhangi bir pasaja girmeye, nedeni üzerinde hiç kafa yormamış olsa da, hep böyle çekinirdi. Bunun sebebi, çocukluğu boyunca tıraş olduğu berberin de yine bir pasajda olmasıydı. Ancak ailesinin zorlamasıyla veya okuldaki sabah kontrolünden geçemezse uğradığı berberden ve berber dükkânından hiç haz etmezdi. Bu soğukluğun onlarca nedeninden birisi; saçını çok kısa kestirmekten başka bir seçimi olmadığını düşünmesi ve kısa saçı kendine hiç yakıştıramaması, bir diğeri; biraz büyükçe olan kepçe kulaklarına, berberin her defasında birkaç kez makası yanlışlıkla saplaması, bir diğeri de eve dönünce, sıcak kazandan maşrapayla su alarak yıkanacak olmanın vereceği ve bunu akla getirmenin verdiği ızdırap idi.

Orta yaşlı bir adam, daha açılmamış kırtasiye dükkânının kapalı kapısının önünde dikiliyordu. Aydınlatmanın birçok pasajda karşılaşıldığı üzere yeterli olmaması, bu iri adamın şekillendirdiği resmi daha da ürkütücü yapıyordu. K.Ç.G.A. da onun yanına dikildi. Adam, gözlerini kırpmadan, karşı sıradaki, henüz açılmamış cd’ cinin vitrinine bakıyordu. Bir müşterinin geldiğini ve onu izlediğini fark edince, biraz önceki dalgınlığının da utancını unutmak istercesine, bir şey söylemeden arkasını döndü, çevik hareketlerle kapı kilidini açtı. Bundan sonra, yaklaşık beş dakikalık bir çalışmayla, akşam dükkânına sakladığı sergileri, kutuları dışarıya taşıdı. Müşteri ise, daha önce dükkânda hiç rastlamadığı adamın mal sahibi olduğunu anlıyor; adamın yüzünün; su mataralarını, çok kötü bir zevkle imal edilmiş ucuz sırt çantalarını dışarıya taşırken aldığı isteksiz, daha doğrusu hiçbir mana taşımayan ifadesini görüyor, adama acıyordu. Birazdan, bilgisayar ekranındaki birkaç virüs uyarısını silen adam, dokümanı bastırmaktayken, içeriye bir müşteri daha girdi ve “Şu okuma kitaplarından ucuz olanı versene!” manasında bir iki cümleyi hızlıca mırıldandı. Hala mimiksiz çehresini muhafaza eden satıcı da, roman ve hikaye kitaplarının karmakarışık dizildiği uzun rafa yöneldi, önce ince bir kitabı eline aldı, hafızasını biraz daha zorlayınca, az daha kalın ama görece ucuz başka bir kitap buldu ve bu son kitabı müşterisine uzattı. K.Ç.G.A. bu sırada yeni müşteriye bakıyor, giysileri üstünden dökülen adamın, büyük ihtimalle çocuğuna alacağı kitabın parasından kısmasını hiç de garip karşılamıyordu. Satıcı sonra tekrar sandalyesine oturdu, bilgisayarında birkaç programı başlattı. Kıvırcık saçlı, kocaman kafalı, ince bıyıklı, üst dudağı alt dudağının üzerine yığılmış, süveterli kırtasiyecinin bilgisayar ekranına gözünü kırpmadan bakışını profilden gören genç müşteri ise, yaşamının birçok insandan güzel olduğuna ikna oluyordu.

IV - MİNİBÜS

K.Ç.G.A., elinde birkaç kitap, bu kitapların arasına sıkıştırılmış müsvedde kağıt parçaları ve çıktılarıyla pasaj çıkışına doğru hızlıca ilerledi. Dışarısının aydınlığı, az da olsa gözlerini kamaştırdı. Artık ezberlediği cadde ve sokakları kat etti. Minibüs durağına vardı. Kaldırımın ucunda tek başına bekleşirken, kendisini, içine atılacağı yeni hayata hazırladı. Çünkü şehir içi minibüslerinde farklı bir yaşam süreci olduğunu düşünürdü. Şehir merkezine gidecek bir minibüs, motoru bağıra bağıra yaklaşırken, delikanlı da işaret parmağını ustaca hareketlendirerek şoförü bilgilendirdi. “Zaten gözlerin benim üzerimde, seni durdurmak için niye kendimi paralayayım?” der gibiydi. Minibüsün otomatik kapısı tam önünde açılmadan hemen önce boğazını temizledi, kitaplarını sol eline aldı, sağ kol kaslarını yokladı, nihayet kendisini toplu taşıma aracına attı. Artık sakin kişiliği değişmişti. Hızlı hareketler yapıyor, gördüğü her sabit ve sağlam cismi sağ eliyle kavrıyor, bebek adımlarıyla şoföre yaklaşmak için aşması gereken birkaç metreyi geçmeye çalışıyordu. Kitaplarını sağ eline aldı, sol cebindeki bozuklukları alıp şoföre uzattı, sonra hala ayaktayken, şoförün, ücreti biner binmez ve bozukluklarla ödemesinden memnun kalıp kalmadığını anlamaya çalıştı. Mimik göremeyince, oturacak yer seçmek için harekete geçmeye karar verdi. Yüzünü koltuklardan yana çevirdi. Ama boş yer yoktu. Görünen oydu ki ayakta yolculuk edecek ilk kişi kendisi olacaktı. İnsanlık tarihinde değil de, bu güzergâhta ve bu saatte… Şimdi de suratına ve bedenine –ayakta da kalsam rahat bir yolculuk geçirebilirim- görüntüsünü kazandırmalıydı. Öyle de yaptı. Yüzüne çoğu insanın fark edemeyeceği bir tebessümü de ekleyerek ve sağ dirseğini, belini, sol dizini; bir tutunma demiri, birkaç koltuk ve arabanın tasarımı gereği yapılmış birkaç çıkıntıyı da kullanarak kendisine öyle bir seyahat mekânı hazırladı ki, oturanların hepsi teker teker ayağa kalkıp; “Sen benim yerime otur, ben orada o pozisyonu alayım!” isteğini dile getirdi. Böyle bir şey olmadı ama K.Ç.G.A., yaşadığı zorluklardan ızdırap çekmemenin önemli kurallarından birisini -zorluğu azaltma prensibi- gerçekliyordu.

V – KÜTÜPHANE

Sosyalleşme sorunu olan birçok insanın garabetine sahne olmaya her an açık olan minibüs yolculuklarından birisini daha hakkıyla ifa ettikten sonra, sosyalleşme sorunu olan birçok öğretim üyesi - öğrencinin garabetine sahne olmaya her an açık olan ders saatlerinden birisine doğru yol alıyordu. Boya isteyen fakülte binasının merdivenlerinden çıkarken, sınıf arkadaşlarından bir gruba rastladı. Grup… Zira, üniversitede birbirine benzeyen talebeler, bir grup halinde dolaşmaktan hiç gocunmazlardı. Bu tür topluluklara hiç dâhil olamamış K.Ç.G.A. da, bu arkadaş gruplarına her tesadüf edişinde, “kendine benzeyenlerden kaçmayanlara hele!” diye hayıflanırdı. Tesadüfün güzel yanı, K.Ç.G.A.’ ın ders hocasının gelmeyeceğini öğrenmesi idiyse de, çirkin tarafı, gelecek üç saati harcamak zorunluluğuydu. Aslında biricik farkı; tek başına harcamak eziyetiydi.

Sosyalciydi. Kitaplardan başını kaldırmıyor olması, en azından, öyle görünmesi gerekiyordu. Oysa derslerine yetecek kadar okumak dışında yaptığı nadir okumalardan, en hafif manasıyla sıkılıyordu. Dersin boş olduğunu duyduktan sonra, gülmek ve sesli konuşmak konusunda kendini mecbur hisseden sınıf arkadaşlarından birkaçıyla daha rastlaştı, onların fakülte kantininde takılma önerisini, “Kütüphaneye gideceğim” diyerek reddetti. Asıl sebep, hiç ortak olamayacağı konuşmaları dinlemek için cebinden birkaç lirayı kaybetmek istemeyişiydi.

Pek de aşina olmadığı kütüphanede, elinde ders kitabıyla, biraz dolaştı, kitaplara baktı. Sonra kitabı, katın dibindeki tenha masaya bıraktı. Kitap raflarına doğru ilerledi. İçinden; “Hem kitaplara bakar, kim hangi kitabı yazmış, belki aklımda kalır, genel kültürüm artar, hem de kafa bir kitap bulur, birkaç sayfasını okur, vakit öldürürüm” dedi. Raflar arasında gezinirken, daha önce de bir romanını eline aldığı, liseden bir arkadaşının; “Okumazsan entelden saymazlar” demesine rağmen bir türlü sonunu getiremediği bu romanın yazarının tuttuğu günlüğü gördü. “Günlüğü, hikâyeleri gibi serin olamaz” diye düşündü. Günlüğü de alarak yalnız ve güzel masasına döndü.

“Serin”, K.Ç.G.A.’ ın okuyamadığı birçok kitaba kendince taktığı bir kulptu. Yani kendini verip bir cümle okuduğunda seni bir hoş eden, ikinci cümlenin yarısında ise ilk cümlenin sarhoşluğunun verdiği serinlikle (derin değil) kendi güzel hayallerine dalmana sebep olan, nihayet sayfanın sonunda ne okuduğun hakkında hiçbir fikrinin olmadığı eserler. Ama bu günlük; itiraflarla, kızgınlıklarla, delirişlerle doluydu. Her şey elle tutulmuştu, gözle görülmüştü, yalan yok gibiydi. Sanki yazarın tebessümü bile hissediliyordu. Bir çılgınlık da benden der gibi, yarısı karalanmış bir kâğıdı ders kitabının arasından çıkardı, ilgisini çeken cümleleri, kelimeleri not etmeye başladı. Hem kitabı hızlıca hem de anlayarak okuyor hem de kargacık yazısıyla müsvette kağıtlarını tüketiyordu. Az uğranılan bir mekân olan kütüphanenin, az uğranılan bir tarafında olduğundan, hem de aklı ve ruhu havada olduğundan, otokontrolü hafifletmişti ve K.Ç. sıfatının hakkını vermeye başlamıştı. K.Ç., ufak kafasını da yere yaklaştırıyordu. Böylelikle harıl harıl okuyan, yazan, başını masaya yapıştırmış bir G.A. meydana geldi.

Hocanın katılacağından emin olduğu bir sonraki dersin başlamasına bir saat kadar kalmıştı ve nasıl olup da bir kitaba bu kadar sarılabildiğine hayret ediyordu. Normalde, ağrı ve sızı kaynağı olarak gördüğü sandalye, üzerinde bırakılmış kitapların dikkat dağıttığı büyük masa, dikkat gerektiren çalışmalar esnasında daha gürültülü çalışan pervaneler bile bugün sanki farklı davranıyorlardı. “Etrafta da kimse yok, ne iyi!” diye içinden geçirdiği için olsa gerek, kız öğrencilerin sayıca baskın olduğu dört-beş kişilik neşeli bir “grup” hemen ilerideki bir masayı işgal etti. Aralarındaki erkek öğrencilerin, ancak bir diğeri hakkında saldırgan şakalar yaparak kızları etkileyeceğini sandığını anlayan K.Ç.G.A., bu vahim ekibin sosyalci olduğunu da yine yaptıkları gürültülü konuşmalardan tespit etti. Tekrar kitabına döndü. Sonra sırasıyla; dikkat toplamak, aşağı eğilen kafa, hâkim çene… Görece sessizleşen komşu grup, arada bir sesini yükseltiyor, kütüphanenin sakin ve tenha ortamı; arkadaşlarıyla hep patırtılı, kalabalık yerlerde görüşen çocukları daha da bir kışkırtıyor, pervasızlaştırıyordu. Hızla tükettikleri konular, az sonra uzun bir sessizliği getirdi. O anda, o masaya bakan birisi; konuşacak mevzu aramak için başını elerinin arasına alan, selam verir gibi kafasını bir sağ, bir sol omzuna doğru çeviren; öksüren, tıksıran; sandalyesini düzelten –konuşmak haricinde ses çıkaran- her insan evladına telaşla bakınan gençler görecekti. Birkaçı K.Ç.G.A.’ ın iyi bir konuşma (alay) konusu olacağını içinden geçirse de, ancak uygun bir sataşma, bahsi renkli hale getirebilirdi. Kitabına gömülmüş genç de o yandan eksi elektrik almış, rahatsız olmuştu. Sanki hakkında konuştuklarını düşünmüştü. Ara ara bazısı yanlışlıkla yüksek sesle söylenmiş, bazısı kendisine duyurulmak istenmiş gibi yüksekten edilmiş kelamlar duyuyordu: “Ne güzel okuyor valla! Bence okumak gereks…Yok ya! Kafka…Git konuş kızım!..Hahha!..Kafka…Hahha!..Belki yakışıklı olsaydı…Ya sınav yapar mı ki hoca!...Senin ortalama…”

K.Ç.G.A., başını biraz daha eğdi. Sayfadaki iki paragrafın arasındaki boşluğa bakıyordu. Çenesi aklına geldi. İçinden, bir küfrün de eşlik ettiği: “Düzeltmiyorum!” cümlesini geçirdi. Hâlbuki gelen şifreler başta ne de güzeldi! Zirve yapan heyecan, tepetaklak bir düşüş… Yine de gayret etti; okumaya, okuduğunu anlamaya çalıştı. Yemek tarifleri aklına geldi. Etrafındakiler, eş-dost, akraba bazen bazı şeyler konuşurlardı. Bu zaman aralıkları, genç adamın hayatından boşa uçup gitmiş kesitler gibiydi. İki milletten iki kişi yan yana gelir, birbirlerine yörelerinde yapılan yemekleri anlatırlardı. İki iş kolundan iki işçi bir araya gelir, birbirlerine fabrikalarının yaptığı üretimi açıklarlardı. Ama yemek tarifleri başkaydı. Geçmiş diyalogları hatırladı. Birisi; “Bizde bunu şöyle pişirirler” der demez, K.Ç.G.A., başını sağa eğer, bakışlarını yere sabitler, ellerini birleştirir, düşünmemeye dalardı. Sanki bir robottu ve uyku düğmesine basılıyordu. İşte şimdi günlüğü okurken de: “Muhakkak önemli şeylerdir ama uyku modundayım” diyordu.

Ah bir kız arkadaşı olsaydı onlara gösterirdi. Yani onlara hadlerini bildirirdi anlamında. Ama ne yazık ki, kitabını bile kapatmadan, bir hışımla, pek tabii ki yavaş hareketlerle, kimsenin gururunu okşamadan sandalyesinden kalktı, gitti…

VI – EVE DÖNÜŞ ve SON

Ayakta, hareketsiz, elleri eşofmanının cebinde, tıpkı lal kırtasiyeci gibi dikiliyordu. Salonun dar penceresini açmıştı. Dışarıda güzel bir manzara varmış da bakıyor gibiydi. Hâlbuki dahiyane bir mühendislik eseri olarak, evlerinin bulunduğu apartmanın arka cephesi, iki çirkin apartmanın sırtına bakıyordu. Ufak banyo pencereleriyle kaplı, gri duvarlar. Yer gri, gök gri. Canı sıkkın üniversiteli de bu manzarayı seyrediyor! Elindekiyle yetinmek. Bir başka ızdırap azaltma yöntemi. K.Ç.G.A., acaba yaşamak bir azap mı sorgulamasını yapıyordu.

Yok yazılacaktı ama derse katılmamıştı. Ev arkadaşları da yoktu. Ne güzeldi. İkinci elden aldıkları kocaman tüplü televizyonun üzerindeki açma düğmesine bastı. Ekranın ortasında beliren beyaz nokta, aniden ve yüksek ses eşliğinde tüm çerçeveyi kapladı. Televizyon hep birinci kanaldan açıldığı, o kanalda da hiç haz etmedikleri bir muhalif kanal, yerini değiştirmeye üşenmelerinden ötürü hala bulunduğu için, kutuyu çalıştıran ev sakini, hemen uzaktan kumandaya sarılır, başka kanallara geçerdi. Delikanlı, dağınık odada, geç kalmış olmanın pişmanlığıyla cihazı aramakla meşgulken, gün boyu haber yayını yaptıklarından şüphe ettikleri kanalda, komşu ülkedeki işgal kuvvetlerinin yaptıkları eleştiriliyordu. Nihayet kumandayı buldu, bir an için yerde yatan cesetlerin resmine şahitlik etti ama başarılı oldu ve bir müzik kanalını açtı. Sesi yükseltti. Hayatta zaten herkesin türlü derdi, türlü tasası varken savaştan bahsetmek, ölüleri teşhir etmek de neydi?

Hep gri oda. Renkler gri. Üstüne müzik kanalında yayınlanan video klip de siyah beyazdı. Sinirlendi, T.V.’ yi kapattı. Yan odalarda dolandı, salona geri döndü. Her öğrenci evinde bir şekilde kurulmuş olan küçük kütüphanenin önünde durdu. Ev arkadaşlarından bir tanesi oldukça dindardı. Bu, üzerinde hep bir gerginlik taşıyan, paytak adımlarla hızlı hızlı yürümeyi seven, birkaç tartışma konusu dışında hep cahil bakışlarla etrafı takip eden, sessiz bir çocuktu. Kitaplığa bir Kuran Meali koymayı tutturmuştu ve arkadaşlarını da ikna etmişti. K.Ç.G.A., arkadaşının birkaç defa, kitapta rastgele bir yer açmaktan ve denk gelen satırların hayatla ilgili şifreler taşıdığından bahsettiğini hatırladı. Saklı şeyler. Toplum gelişmiş, her eve internet bağlantısı eklenmişti fakat en pahalı, en teknolojik cihazlar da aracılık etse, yapılan konuşmaların, tüm tartışmaların merkezinde bir yolunu bulan gizemli olaylar hala yaşıyordu. Kitaba uzandı. Uzanırken bir şeyi yapmayı unutmuş gibi hissetti. Önemsemedi. Önce kapağı açtı. Sonra “Bismillah” diyerek rastgele bir sayfayı açtı. Gözüne ilişen ilk Türkçe açıklamayı okuyacaktı.

“Onlar Allah’ ı unutup terk ettiler, Allah da onları terk etti!”

Yargıyı bir kez daha okudu, yüzünde hiçbir değişiklik olmaksızın kitabı usulca yerine koydu. Sonra bir süre bana baktı. Kararlı bir tavırla kanepesine uzandı, hemen yanındaki kumandayla televizyonu çalıştırdı, beyaz nokta belirir belirmez müzik kanalını tuşladı.

2008

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile