Prangasız fikirler

Thursday, Sep 09th

Last update05:54:13 AM GMT

Arabic English French German Russian Spanish
Buradasınız: BÖLÜMLER HİKÂYE Çemberi Tamamlattırmayan Kız

Çemberi Tamamlattırmayan Kız

E-posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 

I - ÖZEL GÜVENLİK

Basamakları ikişer ikişer adımlıyor, içinden de, en lüzumlu durumlarda iş görmeyen asansöre sövüyordu. Üst katlara tırmandıkça, kaçışan insan sayısının arttığını, telaşın paniğe dönüştüğünü, renklerin kaçtığını, bağrışmaların arttığını fark ediyor; alışkın olmadığı bir tehlikeyle karşılaşacağını tahmin ediyordu. Kaçanların yüzünde, doğal bir afete uğramış, teslim olmaya hazır bir ifade ile, korkudan parçalara ayrılmış da yeniden bir araya gelememiş bir ifadenin karışımı okunuyordu.

Hastanenin en eskisi olduğunu aklına getirerek, diğer güvenlik görevlisi arkadaşlarını zemin katta bırakmıştı. Yıllardır kullanamadığı tabancasının kabzasına sağ elinin avuç içini dayamış, yine uzun süredir zorlamadığı bacak kaslarının hamlığını da hissederek; tabancasını tutarak koşturmak ile, krampların her kat merdiveninin bitişinde verdiği acı arasında bir uyum tutturmuştu. Kabzayı kavrayan elleri bir tarım işçisinin ekmek kapısı olabilecek kadar güçlü ve büyüktü. Ama şehirde büyümüştü, eline dokunanlar krem kullanıp kullanmadığını soruyordu…


Altıncı kattan sonra, hastaların, artık yüzüne bile bakmadan, korku ile koşuştuklarını, birbirlerini iteklemeye başladıklarını görünce, daha bir cesaretlendi. Okul çağına gelen çocuğuna göğsünü gererek anlatabileceği bir kahramanlık hikâyesi olsun istiyordu. Uzun boyu, geniş omuzlarıyla böbürlendiği yeterdi, şimdi işe yarasınlardı. Vakit kaybetmeden çağrılmış olan polisten evvel olay yerine koşturmasında, bu iştahının payı büyüktü.

Tırabzanlara tutunmuş, aşağıya inmek için birilerinin yardımını beklediği anlaşılan, çok yaşlı bir hasta, zayıf kolunu, güvenlik görevlisinin yolu üzerine uzattı. Çıra kolu, tıpkı hızla gelen bir kamyonun önüne kendini atan müntehir gibi, rakibine nazaran, ufak ve zayıftı. Eğer bir an fark etmese, kolu kırdığını dahi anlamadan yoluna devam edecek olan güvenlik görevlisi, yok olmaya yüz tutmuş kaşlarını kaldırmış bu iskelete acıdı, durakladı. O koşuşturmada, olmayacak şey oldu ve ihtiyarın kendi kulaklarına dahi erişemeyen sesi, yorgun korumanın kulaklarına vardı: “Kaç yavrum, ilgilenme, boş ver kaç!”

Güvenlik görevlisi, adam mı kadın mı olduğu artık pek anlaşılmayan ihtiyara bakakaldı. Sanki o özensiz yaşlılık makyajının ardında, kendini bir şekilde belli etmeyi başaran, bencil bir yüz vardı. Mana yoksunu gözlerini kıstı, hastayı duymak için az önce eğdiği gövdesini geri çekti. Hasta ve yaşlı kadın, adamın bakışlarından rahatsız oldu, dikkatini ve bakışlarını ayaklarına yöneltti, ağır ağır, bir ayağını, bir aşağıdaki basamağa bıraktı. Görevli, kendisine daha fazla ihtiyaç duyabilecek insanların olduğu ihtimalini aklına getirmek istedi, bunu başardı. Yardım etmeyi hiç istemediği bu hastayı terk etti. Oradan uzaklaşınca, kendini daha rahat hissetti.

Yukarı katlara çıktıkça, anlamsız laflar duyuyordu. Nöropsikiyatri kliniğinin bulunduğu kattan hızla geçerken, birbirini tanımadıkları muhtemel olan dört hastanın, yine muhtemelen kendi kendilerine, dar bir hayali karenin dört köşesini tuttuğunu gördü. Yere çömelmiş, sağ elleriyle sol, sol elleriyle sağ kollarını kavramış, gözlerini kırpmadan, mahzunca, biraz da şaşırmış gözlerle yere bakıyorlardı. Bu sahneyi bir daha hiç unutamayacaktı. Dördü de erkek olan hastaları, hep dört kadın diye hatırlayacaktı. Bağırıp, uyarmak aklından geçti. İşe yaramayacağını düşünerek vazgeçti. Hemen önünden; hızlı ve telaşlı hareketler yapan, dağınık insan figürleri geçiyordu. Arka planda ise bu sakin, kendinden geçmiş, durgun topluluk vardı.

Bu resmin etkisini üzerinde hissederken, yanından geçenlerin: “Eyvah!… Neydi o!...Suus!...O duymuş!...Sesi sağır eder!…” gibisinden feryatlarına eşlik eden Allah-peygamber nidalarını duyamadı. Gerçi birazdan benzer şeyler duyacak, olağanüstünün olağanlığına verecek, önemsemeyecekti.

Dokuzuncu kata çıkarken, bacak kaslarının acısı tatlı bir hal almıştı. Her adım atışında, dizine binen yükü kaldıramayacağını düşünüyor, dizi yere değecek diye çekiniyordu. Büyük ihtimalle korkunç görünüşlü (Daha çok kadınların iğrenmeyle karışık korkmuş yüzlerini düşündü), silahlı (Bu kadar genç erkek kaçmazdı), bir veya birkaç kişiyle mücadele edecekti. Daha şimdiden dizi yere gelemezdi.

Onuncu katın merdiven çıkışında, iki eliyle, son zamanlarda yuvarlak bir hal almaya başlayan göbeğini iki yandan sıkıştırdı, gövdesini eğdi, sesli sesli nefes alıp verdi. Çok da kalabalık olmayan hastanenin, hayli boşaldığını biliyordu. Hala birkaç refakatçi ve birkaç hasta, ellerinde serumları, bir kollarına girmiş hemşirelerle koşturuyorlardı. Dikkatini çekti: Tüm seyahati boyunca, ancak bir iki doktor, belki beş tane hemşireye rastlamıştı. Zemin kattaki spontane ve hızlı toplantı aklına geldi. Neredeyse tüm doktorlar, memurlar ve hemşireler oradaydı. Olağan günlerde bir selamı esirgedikleri veya selam verirken yüzüne dahi bakmadıkları, hiçbir iş yapmadıklarını düşünüp imalı baktıkları, imalı güldükleri güvenlik görevlilerine, bu kez ağlar-yakarır gözlerle bakıyorlardı.

Yarım dakika dinlendi, onbirinci, yani son kattan, tek başına inmekte olan yaşlıca bir adam, sakin tavırlarla yanına yaklaştı ve yine sakince, yukarıda, koridorda on kadar insanın olduğunu ve bunların yardıma ihtiyacı olabileceğini söyledi. Güvenlik görevlisi, son kattan önce dinlenme isteğini yenememesinin, bilinçaltının bir oyunu olduğunu fark etmeksizin toparlandı, karşısındaki adama güven telkin etmeye çalıştı. Bütün katlar süratle boşalıyorken, bu katın uzun koridorunda bekleşen insanlar vardı. Acaba merak hissi mi korkularını yenmişti?

Koridordakiler, bir oda kapısının etrafında yarım bir halka oluşturmuş, kapalı kapıyı izliyorlardı. Bir kayıt memuru da aralarındaydı. Güvenlik görevlisinin geldiğini gördü. Başıyla mesai arkadaşını selamladı. Güvenliğin gelmesi, halkadakilerin, neredeyse moralini bozmuştu. Sanki o ana kadar hepsi kendilerini özel hissediyordu da, şu anda dışarıdan bir müdahale görüyor gibiydiler. Biraz daha tedirgin oldular. Güvenlik görevlisi kapının etrafını boşaltmalarını, biraz açılmalarını söyledi. Kapıya doğru ilerledi. Adımlarını atarken, kendini, o halkanın tereddüdüne dâhil olmuş gibi hissetti. Bekleşenlerin yüz ifadelerindeki gariplik, görevliyi de hassaslaştırmıştı. Kapıya birkaç metre kala durdu. Beyaz boyalı, orta boyda, sıradan bir kapı… Tüm hastane ahalisi, -her ne olduysa- burada olup bitenden korkup kaçmışken, bu kattaki korku çok da büyük değildi.

Biraz ileride dikilen, yirmilerinde bir delikanlıya yüksek sesle, içeride ne olduğunu sordu. Genç, soru sorulurken kapıya bakıyordu. Görevli ikinci defa bağırınca uykudan uyanmış gibi hareketler yaptı. Görevlinin yüzüne baktı. Bir şey duymamış gibi kollarını birleştirdi. Yine bir şey söylemeden, koridorun öbür ucuna doğru yürümeye başladı. Görevli, gencin etrafındakilere baktı. Gencin tanıdığı olduğuna kanaat getirdiği insanlar, başlarını öne eğdiler. Güvenlikçi kızmıştı, korktuklarını düşündü. Aslında kızmasının sebebi kendi korkusunu da arttırmalarıydı. “Peki, öyle olsun” der gibiydi. Bekleşen gruba sırtını döndü. Belini eğdi. Sağ avucu, silahını daha bir sıkı kavradı. İçeriye nasıl sesleneceğine karar verdi. Tam, yavaşça ağzını açıp bağıracakken, kapının hafifçe sarsıldığını gördü. O kadar dikkatli bir şekilde izliyordu ki kapıyı, kapı boyasının kabardığı ve döküldüğü noktaları neredeyse ezberlemişti. Belki yanlış görmüşümdür diye düşündü. Olduğu yerde, ayaklarını, dans ediyormuş gibi, bir birini, bir diğerini, havaya kaldırıp tekrar yere koydu. Tekrar bağırmak için hazırlandı. Kapı, tekrar birisi omuz atmış gibi sarsıldı. Güvenlik görevlisi silahını unuttu, birkaç adım geriledi, kollarını, arkadakileri korumak istiyormuş gibi yanlara doğru uzattı. Birkaç hasta bağırdı, bağıranlar kaçmaya başladılar. Güvenlikçi, tekrar kendine geldi. Geriye doğru birkaç adım daha attı. Sol elini şapkasının gölgeliğine doğru uzattı. Yine zayıf bir sarsıntı! Aslında ancak yaşlı bir adamın omzu dayanır gibiydi kapıya. Fakat bu kez kapının arkasından anlaşılmaz homurtular da işitilmişti. Artık kapının önündekilere, “korkmuş” ve ayrıca da “iğrenmiş” denilebilirdi.

Bu defa sol avucu, kafasını kavrıyordu, silahını değil. Geriledi. Kaşlarını kaldırarak alnını daralttı. Arkasındakilerin ağzından çıkacaklara dikkat kesildiğini biliyordu. En iyisi modaya uymaktı. Bir gün kahramanlığını sergileyeceği başka bir olayla karşılaşmak umuduyla ettiği kısa dua bitince, “Kaçıın!” diye bağırdı. Bu emri beklediği anlaşılan insanlar da kol hizasında kaçışmaya başladılar. Kaçanlar güvenlik görevlisinin niye bu kadar çekingen davrandığını anlamasalar da kaçmak fiilini çok izlemiş de özenmiş gibiydiler. O anın fotoğrafı çekilse, kaçanların birkaçınının neredeyse zevkten güldükleri görülebilirdi.


II – SOKAK


Hastanenin değerlileri olan doktorlar, herkesten önce olay yerini terk ettikleri ve de neredeyse hepsinin kendilerine ait bir otomobili olduğu için, hastane otoparkı, hastanenin içine nazaran erken karışmış, park alanı içinde küçük bir kaza dahi olmuştu. Hastane etrafındaki esnaf da bu telaşa bir anlam verememiş, en çok müşteri bekledikleri zaman dilimi olması nedeniyle, eczacılar kalfalarını, marketçiler, simitçi, köfteci ve taksiciler de kalfaları olmaması sebebiyle kendilerini otoparka doğru atmışlardı.

Kaza yapan iki taraftan birinin, arabasının zararına dahi bakmadan koşarak kaçmış olması izleyenler için durumu zevksiz hale getirirken; diğer arabanın şoförünün arabasını hemen yola sokup gaza basması ve hastane içinden, umumiyetle görevlilerin koşarak kaçışması ahaliyi eğlendiriyordu. İzleyenlerden birisi, içeride yangın çıkmış olabileceğini, birisi, sadece görevlilerin kaçtığını kanıt göstererek, içeride bir hasta yakını baskını gerçekleşmiş olabileceğini (bu ihtimale az rastlandığı için ihtimali dillendireni duyanlar, ona doğru dönerek gülüşmüştü), birisi de yine sadece görevlilerin kaçmasından yola çıkarak, içeride sağlık emekçilerinin bir grev yapmış olabileceğini ve bu grevin içeriye giren polis tarafından sert bir biçimde sonlandırılmış olabileceğini (bu ihtimale sık rastlandığı için ihtimali dillendireni duyanlar, ona doğru dönmeden ciddileşmişti) söylüyorlardı. Yani birinci olasılığa inananlar, itfaiyeyi aramaya koyuldu. İkinci olasılığa inananlar, yerel gazete, televizyona haber vermeye koyuldu. Üçüncü olasılığa inanan da, asık suratıyla olay yerinden uzaklaşmaya koyuldu. Peşine de, içerideki durumun kendileriyle alakalı olmadığını bilen sivil polisleri takarak.

Kaçan doktorları, zorla da olsa durdurup konuşanların da, bir süre kararsız kaldıkları, sonra, bu işi (koşmak) yaparken ne kadar iğrenç gözüktüklerini önemsemeden koşmaya başladıkları görülüyordu. Koşarken elini cebine atan, hızlı arama yapıp yakınlarını değil de sevdiklerini durumdan haberdar edenler de vardı.

Yoldan geçerken koşuşturmayı gören ve bir kenardan izlemeye koyulan ve de cep telefonu kullanmayıp alternatif bir yaşam sürmeyi deneyeceklerini tanıdıklarına bas bas bağıran ve bu yüzden konu edilecek kadar ilginç hale gelen bir evli çift de (topluma açık yerde rahat hareket etmelerinden “birbirleriyle” evli oldukları anlaşılıyordu), evvela olanlara anlam veremedi. Kaçanların sayısı fazlalaşınca, ilk tepki olarak, birbirine doladıkları kollarını ayırıp, -hatta kadın erkeğin kolunu biraz itmişti-, farklı yönlere doğru koştular. Birkaç on metre sonra geriye dönüp, elleriyle, eşlerini aynı anda, kendi oldukları tarafa çağırıp, “haydi bu taraftan gidelim” manasında hareketler yaptılar. Sonra, ikisi de, “nasılsa eşim beni dinler” deyip birkaç on metre daha koştu. Sonra beraber yaşayıp birbirine benzemenin verdiği alışkanlıkla olsa gerek, aynı anda bir daha geri dönüp, aralarındaki farkın da iyice açıldığını görüp durakladılar. Birbirlerine yine, kafalarını da sallayıp, sorun yok görüntüsünü takınıp, el-kol hareketleri yaptılar. İkisi de birbirine koşup da vakit kaybetmek istemediler. Bir anlaşmaya vardılar. Çift, el ve kollarını birçok garip şekle soktu ama ikisinin de ortak yaptığı işaret, bir çember çizip, saatlerini gösterip, “tamam değil mi?” hareketiyle konuşmayı sonlandırmaktı. Kadın, eve giderken; erkek, çemberin bitiş noktası olduğunu düşündüğü arka sokakta uzun süre bekledi.

Otoparktaki hareketliliği izleyen ve çığrılan dedikoduları dinleyen ahali, hem kalabalıklaşıyor hem de topluluk halinde olmayan kaçışlara tanık oluyordu. Kimisi kaçmayı erkekliğine yediremiyor, kimisi nasıl olsa birileri gereken yerleri aramıştır diyordu. Topluluk bir cesur insanın “canını seven kaçsın” figanını bekliyor gibiydi. O sırada olan oldu, artık hastaneden sadece görevliler değil, hasta ve hasta yakınları da, canını kurtarmak ister gibi canhıraş çıkmaya başladı. Birkaç seyirci, bu defa yardım etmeye koştu. Birkaçı da orada bulunmak istediği için koşturdu. Bu ikinci grup insan, biraz kalabalığa doğru ilerleyip, sonra artlarına bakmadan kaçmaya başlıyordu. Hava da azıcık bozmuştu. Artık görülen sahneler daha az görünürdü.

Kısa süre sonra iki topluluk –kaçan ve seyredenler toplulukları- birbiri içine girdi. Artık feryatlar duyuluyordu: “yaratııık!”

Bu yepisyeni acil durumla nasıl baş edeceğini bilemeyen halk, ortak bir paydada birleşmeye karar verdi: kaçmak… Yüzlerce insan, dar sokakları işgal ediyor, taşıt trafiğini tıkıyor, arabalardan inenler de topluluğa katılıyor ve bu panik halini görüp de daha önce eğitimini almadıkları durumla yüzleşmek istemeyen kimi polis ise halkı organize etmek bahanesiyle olay mahallinden uzağa kaçıyordu. Hastanedekilerin çağırdığı polis kuvvetleri de, amirleri aksini belirtse de, müdahale için askerin geleceği dedikodusuna inanmış, zaten tıkanmış olan trafikte, arabalarını terk edip, kaçış yollarını düzenliyorlardı.

Hususiyetle esnaf, dükkânının kapısını açık bırakıp kaçıyor. Sonra duraklayıp, ekmek teknesini bu şekilde terk etmenin doğru olup olmadığını sorguluyor, sonra da, tüm mahallenin iğrendiği, korktuğu, sonuç olarak da kaçtığı şeyden kaçmayı onaylıyordu. Gelir kapısını ardında bırakmaya karar verince de, “gerisi teferruat” deyip ardına bakmadan topukluyordu. Kalabalığın tersine gitmeye çalışan birkaç yetişkin ise kenara savrulan, düşen, çiğnenen çocukları kucaklıyor ve onlarla beraber kaçmaya devam ediyordu. Ortak ve gizli mutabakata göre ise istikamet “Şehir Merkezi” idi.

Artık “kaçmak hastanesi”, adını caddeye vermiş, sonra “kaçmak caddesi”, mahallenin adı olmuştu. Sokak, cadde, mahalle ve semt; sanata duyarlı ve hassas birisine uzun süre gösterildiğinde, muhatabını dizlerinin üstüne çöktürüp ağlatacak özensizlikteki mimarisinden hiç gocunmuyordu. Hem zaten hava da bozmuştu. Artık isim daha önemliydi.


III – KAÇMAK MAHALLESİ OKULU


Mahalle, şehir merkezine yakın konumlanmıştı. Yine de merkezde değillerdi. Burada, herkes fırsat beklerdi. Her şey için. İmar planı açıklanacak arsalar, değer kazanacak-kaybedecek evler, yeni açılmış düğün salonlarının kira fiyatları, şehrin nereye doğru genişleyeceği… vs. Ne yazıktır ki, sonuçta hep merkezdekiler en karlı yatırımı yapardı. Belki o yüzden merkezdeydiler.

Bu mahallenin bulunduğu semtin, bir de lisesi vardı. Semt sakinleri, okulun devasa boyutlarıyla ve tercih edilir olmasıyla gurur duyardı. Hele tanıdıkları ailelerin evleri merkeze daha yakındaysa ve buna rağmen çocuklarını semtlerindeki okula gönderiyorlarsa, hele bir de veli toplantılarında birbirlerine tesadüf ediyorlarsa, keyiflerine diyecek yoktu. İşte bu okul, semtin taşıt trafiğinin, genişçe kaldırımlar eşliğinde, “şehir merkezine” açıldığı yol üzerindeydi. Hatta yolun kenarında “city centera gider” tabelası bile vardı.

Okulun -yüksek giriş katı da sayılırsa- üçüncü katında, akan trafiği gören pencereleri olan üç sınıftan birisinde ders işleniyordu. Lise seviyesinde bir ders anlattığını zanneden bayan öğretmen, anlattığı dersin “giriş” kısmını haftalardır bilerek uzatıyor, diğer ileri konulara eğitim-öğretim takviminin müsaade etmemesine gayret ediyordu. Bu gevşeklikten memnun olan öğrencilerin çoğu da, konuşmamak kaydıyla, başka işlerle ilgileniyordu. Dikkatini, anlatılan ders haricinde her şeye vermeye hazır talebelerden birisi de C. idi.

C. de, tüm kız öğrencilerin maruz kaldığı makus talihe yenilmiş, sınıf öğretmeni, önde oturması gerektiğini vazetmişti. Halbuki hocanın gözü önünde olmayı, daha da mühimi diğer öğrencilerin gözü önünde olmayı hiç sevmezdi. Her şey tasarrufu altında olmalıydı. Bakacaklarsa da, önce kendisi görmeli sonra izin vermeliydi. Bu aksiliğe bir de boyunun kısa kalması eklenince, durumundan tiksinir olmuştu. Çoğu arkadaşı, artık olgun bir kız olduğunu gösterir emarelere sahiptiler. Ama C., hala küçük bir kız görünümündeydi. Tek duası, aynı boyda olduğu ve öğretmen masasıyla arasındaki tek korunak olan sıranın sahibi iki kızın, daha fazla boy atmamasıydı. Belki pencere tarafında oturması, böylece öğretmenin dikkatini çekmeyecek sürelerde, dışarıyı izleyebilme özgürlüğüne sahip olması tek tesellisi olabilirdi. Bir de, sınıfın ortak bir şekilde gülebileceği bir şey olursa, duvar kenarındaki sırada oturan biricik “en yakın arkadaşıyla” birbirlerine döner, gülerler, “teneffüste bahçede (hiç çiçek yoktu) dolaşalım” diye gözleriyle sözleşirlerdi.

Görünüşünü çok çirkin bulurdu. Çarpık, kibrit çöpü gibi bacakları vardı. Beden derslerinde top oyunlarını oynamak için hocaya yalvaran kız arkadaşlarına kin beslerdi. Bu arada, böyle bir gelenek vardı memlekette, top oyunlarını –hele merkezde olmayan okullarda- kızlar oynayamazdı. Memleketinin toprağına benzerdi yüzü. Kuru, buğday renkli. Hiçbir şeye benzetemezdi yüzünü.

Bu dersi seviyordu. Sıra arkadaşını da seviyordu. Çünkü ders devam ederken, defterinin arasına sıkıştırdığı kâğıtları, içinden geldiği gibi karalar, ne alık arkadaşı ne de şaşıya çalan gözleriyle nereye baktığı ve ne gördüğü anlaşılamayan hocası, çizdikleriyle ilgilenirdi. Kâğıtta hep iç bükeyler çiziliydi.

Dersin ortalarına doğru dışarıya baktı. Sonra hafta sonu yapılan kamu sınavı için sırasına yapıştırılmış sıra-no:’ yu gördü. Kendi öğrenci numarası ile karşılaştırdı. Sonra herkes gibi, ilkokuldan beri aldığı numaraları hatırladı. Aralarında yine bir ilgi kuramamıştı.

Hocanın sorduğu bir soruyla hülyasından uyandı. Sınıfa döndü. Çok şükür ki hoca kendisini kurban olarak seçmemişti. Hayatta karşılığını nasıl bulacağını dahi tartamadığı bu soruyu ve de sorunun cevabını, hayatının en önemli meselesi yapan arkadaşlarına baktı. Ağzını yamulttu. Uzun zamandır arkadaşlarına karşı güttüğü bu hissin “acımak” olup olmayacağını düşündü. Hocasının eteğine baktı. Geçenlerde belediyede işçi olarak çalışan babası, eve gelen kayınbiraderine, sanki ona kızıyormuş gibi, “yok yahu bizim ülkede hiçbir şey tam yapılmıyor kardeşim!” demişti. O akşamdan beri etrafına bu gözle bakıyordu. Hocasının eteği de öyleydi işte. Ne açık renkli ne koyu ve ne kısa ne de uzun! Eteğin çirkin dikişleri, çirkin diz kapaklarının hemen üstündeydi. İçinden; “İnsanların diz kapağının çirkin olması ne kadar komik” diye söylendi.

Sonra dirseklerini sıraya yasladı. Pencere tarafına döndü. Perçemi gözünün önüne düştü. Zayıf saç tellerinin ardında, koşuşan insanlar gördü. Trafik de çok yoğunlaşmış, tıkanmak üzereydi. Bu kadar karmaşık bir görüntü gerçek olamazdı. Ağzından şiddetli bir nefes verdi, düşen saçlarını havalandırdı. Kısa bir süre için görüş alanı açıktı. Ama hiçbir şey değişmedi. Kalabalıktan ayrılan kimileri, okula doğru koşuyorlardı. Öğrenci velisi olmalıydılar. Okulun memurları da kapıya doğru koşuşmuşlar, gelenlerle konuşuyorlardı. C., neler olduğuna anlam veremedi. Duvar kenarındaki “en yakın arkadaşına” baktı. “En yakın arkadaşı”, hoca ile göz göze gelmiş olacak ki, hafif bir tebessümle, hocanın dediklerini çok bilmiş biri gibi başıyla onaylıyordu. Hayal kırıklığına uğradı, pencere tarafına döndü.

Olanları gören ve kıpırdanan sınıf arkadaşlarının birkaçı, titrek bir sesle, hocadan dışarıya bakmasını istediler. Sınıftakiler pencere kenarına yığıldı. Manzarası kapanan C., inat etti, sıranın üstüne çıktı. Okul hoparlöründe, müdür yardımcısının sesi duyuldu. “Her işi yaptığım gibi bu işi de ben yapıyorum” diye isyan ediyor olmalıydı.

C., istediğine kavuşmuştu, şimdi en arkadaydı. Hem de uzundu. Zaten küçük gördüğü arkadaşlarını, fiziksel olarak da küçük görmek hoşuna gitmişti. Hemen sonra kalabalığın geldiği tarafta kalan evlerini, ailesini düşündü. Korktu, üzüldü. Ama hemen kendine geldi: “Onlar her şeyi biliyorlar, annem zor okur ama matematikten orta not almama inanamaz, babam fakirdir ama bana hayatta köşeyi dönmenin yolunu öğretmeye çabalar. Bu kez de bulurlar çıkışlarını!” Böyle acımasız düşündüğüne inanamadı. Belki boyu uzadığı içindi.

İlk anonsu duyulmayan müdür vekilinin ikinci anonsuna herkes dikkat kesildi: “Lütfen hocalarımız, sınıfları sakin bir şekilde, tatbikatta yaptığımız üzere boşaltsınlar!”

Bunu duyan öğrenciler, tatbikattaki gibi olmasa da kapıya doğru üçerli sıra ile dizilmeye koyuldular. Hadisenin talebelerden daha fazla korkuttuğu öğretmenin sanki dili tutuldu. Büyük bir sabırla kapıda bekleyen öğrencileri iteleyerek ve koşarak sınıftan çıktı. Bunu gören öğrenciler de tabana kuvvet, hocalarından da cesaret alarak birbirlerini ite ite kaçıştılar. C., hala sıranın üstünde olduğunu fark etti. Arkadaşlarından hiçbirisinin, kendisini garipsememesini ve bu olanları bir film izler gibi rahatça takip etmesine mana veremedi. Bu telaş onu da biraz heyecanlandırdı. Kalbinin hızla attığını hissetti. Kaçmak isteği içinde büyümüştü ki, “en yakın arkadaşının” kaçan grubun arkasında kalıp, düştüğünü gördü. “En yakın arkadaşı” kapıya çok yakınken devrilmişti. C. yine de “en yakın arkadaşının”, düşmesinden ve “en yakın arkadaşını” elinden tutup götürmemesinden utanacağını, kalkıp geri döneceğini düşündü. Ama öyle olmadı. “En yakın arkadaşı”, kütük benzeri vücudunu toparladı, dağılan saçlarını toplamadan paytak paytak koşturdu. Sınıfta yalnız kalmıştı. Sıradan indi, yerine oturdu. Dışarıya baktı. İnsanlar birbirini çiğnemeyi sürdürüyordu. Yere yığılanlara el uzatan yok gibiydi. Aksi istikamete yönelmeye çalışan ambulanslar, itfaiye ve jandarma arabaları, tıkalı trafikte ve hatta kaldırımda dahi ilerleyemiyor, içerideki görevliler de cesaretlerini ve görev aşklarını da yanlarına alıp, kaçan kalabalığa katılıyordu. Birkaç dakika sonra C., bir helikopterin yavaş yavaş tenhalaşmaya başlayan caddenin üzerine denk gelecek kadar yaklaştığını ama onun da bir yerden emir almış gibi gerisin geri döndüğünü gördü. Az sonra, bir otobüs, tek başlarına ilerlemeye çalışan yaşlıları ve çocukları topladı, hızla gitti. Birkaç sokak köpeği de kalabalığın peşinden gitti. Dakikalar geçti. C., korkusunu yendi. Bu nüfusu kaçıran neydi? Neyse neydi! Şimdiye kadar ona bir zararı dokunmamıştı, küçük arkadaşları da korkuyordu bundan. Belki iyi bir şey bile olabilirdi. Artık dışarıda kimse gözükmüyordu. Hava açmıştı. C., biraz daha bekledi. Sağ dirseğini sıraya dayadı, sağ yanağını da eline… Bekledi.

Hiçbir şey gelmedi, görünmedi. C., gülümsedi. Kollarını birleştirdi, sıraya baktı. İşte sonunda bir şeyi tam yapmış, hep beraber tozu toprağa katarak kaçmışlardı ya… Sonra sesli sesli güldü. Karalama kâğıdına, “eninde sonunda iç bükey!” yazdı.

2008

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile