Oda kapısının önünde dikiliyordu. Krem renkli kapının buzlu camına, gözünü kırpmadan bakıyordu. “Adım A.!” dedi. Adını kendine hatırlatmak istiyor gibiydi.
- Bazen bildiğimiz şeyleri unuturuz ya, onun gibi önemli bir anda adımı unutsam!?
Aklının bu türlü çalışmasından nefret ediyordu. Ama birazdan, içine düştüğü bunalımlardan sonsuza dek kurtulacağını düşündü. Rahatladı.
- Peki, benim, A. Efendi’ nin yazacağı veda mektubunu kim okur!?
Izdıraplarından kurtulmak isterken, bir şeyler karalama sıkıntısını yüklenirse, amacından sapmış olacaktı. Arkasında yazılı bir şey bırakmamaya karar verdi. Biraz daha ferahladı. Küçük şeylerden mutluluk çıkarmayı iyi becerirdi. Hayatı boyunca, yapay ama rahatlatıcı şeylerden uzak durmuş, bunlardan haz duyamamıştı. Ne içki ne sigara içmiş, düğün ve kutlamalardan misliyle iğrenmiş; maçları, filmleri çocukça bulmuştu. Kişisel hayatında elde ettiği başarılar ise ona göre üzerinde düşünerek vakit kaybetmeye bile değmeyecek basitlikteydi. Tekrar boyası kabarmış kapıya baktı:
- Yıllarca, böyle soluk renkli bir kapıya nasıl tahammül ettim!? Bazen gözümün önündeki şeyleri fark edemiyorum. Alacağım çorabın, kravatın rengi ve çizgileri mükemmel olmalı ama tahta kurularının yediği ahşap kapının rengi en nefret ettiğim tonda olabilir!?
Başlangıç noktası kendisi olan ve tüm insanlığa yayılan nefret dalgasını içinde hissetti. Artık yeterdi. Kapıyı sertçe itti. Hızlı adımlar attı, yatağının kenarına oturdu. Yatağın başucundaki küçük dolabın çekmecesinden kapkara tabancasını çıkardı. Kabzanın üzerindeki bayat ve katılaşmış yağı hissetti. Namluyu şakağına bastırdı. O anda garip bir duygunun esiri oldu. İşaret parmağı tetiği çekemedi. Sanki elinde metal bir ağırlık değil de bir topak yağ tutuyordu. Silah süzüldü gitti. Sol yanına bakmak ihtiyacı hissetti. Kimliğini kavrayamadığı, daha doğrusu kavramak lüzumu duymadığı bir varlık, yanında oturuyordu. Konuşmaya başladı. Büyük bir merakla sordu:
- Benim güçsüzlüğüm yüzümden mi oldu bu, yoksa sebep sen misin?
Öbürü ise güven verici bir sakinlikle:
- En azından bu defa kendini suçlamayıver!
Merak hissi, korkusuna baskın çıkmıştı:
- Kimsin ve nesin sen?
- Hani sınıflandırmayı, adlandırmayı sevmiyordun, çok dünyeviydi? Anlıyorsun ki seninle konuşacağım. Sadece dinle o zaman.
-…
- Ben sana bir şey sorayım. Adın ne, kaç yaşındasın?
- Sen zihnimin bir oyunusun. Çok baskı altında olduğum için seni beynim yarattı.
- Soruma cevap vermedin.
Bağırdı:
- Hatırlamıyorum tamam mı, iyi mi!?
- Kızma, herkes merak eder, ne olur o anda diye. Yaşından, adından, mesleğinden bağımsız kalırsın o anda, sadece sen olursun.
A. durakladı:
- Beni ikna mı edeceksin?
- Kötü bir şey yapıyor olsaydın ancak ikna etmekten bahsedebilirdik.
Muhatabının istihzai olmayan ama kışkırtıcı tavrı A.’ yı etkilemişti.
- Pekala, bunu nasıl becerdiğime şaşıyorum ama bana inan, seni can kulağıyla dinliyorum.
- Eğer şu anı birisi hikâyeleştirmeye çalışsaydı, senin boyundan posundan, benim huyumdan bahsetmek zorunda kalacaktı. Ama bak, şimdi sen sadece sensin. Ben sana samimiyetten söz ediyorum.
- Evet, farkındayım, hissediyorum.
- Niçin böyle bir şey yapmak istedin?
- Bıktım artık. Çok zor. Herkes çok kolay olduğunu zannediyor. Aklım erdiğinden beri tasalıyım, çok kızgınım. Hayatın her parçası çok sahte, çok acımasız. Okul hayatı, iş hayatı, aile hayatı… Akşam haberlerini seyretmek bile bir zulüm…
- Aklım erdiğinden beri derken kendinden çok emin gibiydin. Etrafında aklı ermiş ikinci bir kişi var mı?
- Haklısın…Sanki ben yeterince olgun muyum ki!?
- O zaman sinirlendiğin şeyler, aklı ermiş birisinin kızmayacağı şeyler olabilir mi?
- Olabilir. Ama yaşamım boyunca haksız çıktım ben. Artık pes ediyorum. Teslim oldum. Beni tartışmada binlerce kez yen, umurumda değil. Karıncayı incitmemekten, dünyanın en zavallısıyla en kuvvetlisini aynı kefeye koyabilmekten bahsederdim küçükken. Artık büyüdüm. Ama herkese benzemek de ağır geliyor.
- “Aklı baliğ” olmuş her insan evladı zaten seni haklı bulur. Sen sanki biraz öç almak peşindesin?
- Eğer işler ters gittiğinde, enerjim bir sebeple tükendiğinde, sevdiklerimden hırsımı çıkarmamı kastediyorsan, iyi ya işte, onlar da kurtulacaklar.
- Senin gibi insanları çok iyi tanırım. Aslında mükâfat gördüğünüz için hep daha fazlasını istersiniz. Toplum sizi çok ahlakçı, çok uçta bulur, kenara iter. Bu, sizin acı da olsa ödülünüzdür. Şimdi öteki tarafta krallar gibi karşılanacağını zannediyorsun ve zor bir kararı alabiliyorsun.
- Belki birkaç dakika boyunca kendimi muhasebe etsem, ben de kendimi bu şekilde eleştirirdim.
- Zaten yeni bir şey söylediğim iddiasında değilim. Ama kabul et ki bilinçaltının bile derinlerine gömülmüş fikirleri açığa çıkarmak kolay iş değil.
- Evet değil.
- Bak, hep özeleştiriden, kendi eksiklerinden bahsediyorsun. Bunu da karşılık beklemeden yaptığını düşünüyorsun.
- …
- Hep keder…Ne için? Ezmediğin her insanın senin tepene çıkacağını biliyorsun. Ezilene destek verdiğinde, bizzat mağdur senin aklından şüphe edecek, mutabık mıyız?
- Evet.
- Hayatı yaşanılır hale getirdiği iddia edilen aşkın varlığını tartışarak vakit kaybetmeyelim istersen!
- Neredeyse beni güldürecektin.
- …
- Sen, şeytan mısın?
- Kararı sen vereceksin. Bir de şunu dene: İçgüdülerini, hazlarını, isteklerini içinde bulunduğun toplum nasıl izin veriyorsa öyle gider. Şimdi önüne bak.
Düşünce yorgunluğundan yüzü darmadağın olan A. önüne döndü ve ufak bir taşın bir su birikintisine düştüğünü gördü.
- Eğer taşı atarsan, dalgalanmanın önünü alamazsın. Senden istediğim taşı avucunun içinde sımsıkı tut.
- Anlıyorum.
- Kim bilir, belki seni intihardan vazgeçirdim, sence şeytan olabilir miyim?
- Yaa yaa, ne demezsin!
-…
- Son bir soru: Ya bunların hesabını vereceğimiz zaman tökezlersem? Ya da öyle bir mutlak an olacak mı?
- …
- En zevkli yerinde kaçtı gitti!?
2007



















