Kalabalığın uğultusu ve otomobil kornaları tarafından icra edilmeye birazdan başlanacak musikiyi bekleyen meydan, dinginliğine kuş cıvıltıları ile veda etmekteydi. Sabah yelinin serinliğini bir an içinde hisseden adam, kollarını dikleştirdi ve ellerini pantolonunun cebine sokarken hayıflandı:
- Keşke önceden de sabah yürüyüşlerine çıksaydım.
Bu saatlerde yeryüzü karanlık değildi. Ama insan fakiriydi. Beşer buradan göçüp gitse ne olurdu sorusunun cevabı bu vakitte veriliyordu.
- Acaba insan sadece önemli hadiselerin ardından mı bakmayı bırakır? Görmeye daima felaketlerden, ağır hastalıklardan, sevdiklerini kaybettikten sonra mı başlar?
Evvelki akşam yaşlı babasını kaybetmişti. Çok üzülmüş, biraz ağlamıştı. Yapması gereken birkaç işlem için hastaneye doğru yola çıkmış, uzun yolu yürümeye karar vermişti. Düşünüyordu :
- Tek gerçek ölüm… Ama en aşırı tepkileri ölüm gerçekleşince veriyoruz. Bizi gerçeğin kendisi mi sarsıyor? Daha mutlak bir gerçeklikle karşılaşsak, daha beklenmedik cevaplar mı veririz?
Haddi olmayan şeyler hakkında düşündüğüne kanaat getirdi. Ne de olsa önce para kazanması sonra harcaması istenen ve bunun dışında bir şey yapması beklenmeyen topluluğun bir ferdi olmaktan hiç sıkılmamıştı.
- İçimde bir sıkıntı var. Muhtemelen kaybıma üzülüyorum. Peki, asıl sebep bugün cebelleşeceğim bürokratik işlemler olabilir mi? Yoksa tokalaşmak zorunda kalacağım nümayişten-nümayişe dostlar mı gerçek neden? Yahut birkaç hafta sürecek ziyaretler yüzünden evimde yaşayacağım rahatsızlık mı?
Ham vücudu bu düşünce ve yürüyüş temposuna yetişememişti. Beklemek için kendini yol kenarındaki bir banka attı. Dirseklerini dizine koydu, ellerini ovuşturdu. Ayakkabılarının hizasında karıncalar gidip geliyordu.
- Bu karıncalar ne kadar değersiz ve küçük işler yapıyorlar! Sanki şu an ben bir tanrıyım, onlar her an canını alabileceğim kullarım! Eğer insanları da bu kadar yavaş ve küçük görseydim, onların da tanrısı gibi hisseder miydim?
Kim bilir, belki de büyük insanlar kendi varoluşlarından sıyrılıyorlar, yükseliyorlar; zaman, mekan ve en önemlisi kendilerine olabildiğince yukarıdan bakıp, kararlarını alıyorlardı. Başını eğip plazasının kral dairesinden kalabalıkları seyreden koca gerdanlı holding sahibi de aynı hisle mi doluydu?
- Eğer insanlar ölünce adaletli bir yere gidiyorlarsa, yakınları aslında kimin için üzülüyorlar?
İçindeki sıkıntının azaldığını hissedip derin bir soluk aldı, tekrar yola koyuldu. Şimdi durmadan yürümek istiyordu. Kasları, yürümek ve sonra yorularak yırtılmak istiyordu.
- Ölen insanın kaybolduğunu farz edelim. Işınlanır gibi kaybolsun. O durumda da tören yapar mıydık? Bizi korkutan naaşın yüzünü görmek mi, onu kendi elimizle gömmek, evvelkilerin yanına defnetmek mi? Başımıza gelecekleri önceden izlemek mi?
Yürüdükçe açılıyor, hızlanıyordu. Düşündüğünü belli edercesine, gövdesi öne doğru eğilmiş, ayakları geride kalmıştı.
- Yolun başında birkaç evsizin, tinercinin yanından geçerken hızlanmıştım. Niye? Hep yakınımdakilere benzetiyorum kendimi. Onlardan farklı olduğumu, yalnızca bu sabah bu kadar erken yola çıktığımı belli etmek istedim. Peki, bunları niye şimdi önemser oldum?
Aniden durdu. Ağzı pişman bir ifadeyle yarım açık, gözleri düşünceli bir halde geriye döndü. Bir süre, dönüp evsizleri bulsam, kahvaltılık alsam diye düşündü. Duygusal davrandığını tahlil edip, yürümesini sürdürmeye karar verdi.
- İhtimal, onlar benden tiksinmişlerdir.
Ter içinde kalmıştı ama bir daha soluklanmadan hastaneye varabilmişti. İşte sabahın köründe insan zengini olan bir yer! Bahçe kapısına yaklaşırken, ruhunda değişim isteyen kıpırdanmalar olduğunu seziyordu. Sırlarla, sahtekârlıklarla, maskelerle bezenmiş dünyada bundan böyle ufak ve boş meşgale ve tartışmalarla ilgilenmeyecekti.
Hastane girişinden bahçe kapısının yakınına kadar uzanan bir muayene kuyruğu vardı. Alelade bir kuyruktan ziyade, Rapunzel’ in sıkı ve dayanıklı saç kuyruğunu andırıyordu. Kuyruğun sonundaki iki yaşlı adam hükümetin sağlık politikasını övüyordu.
2007




















