Yazdır, sabahtır, sıcaktır…Kısa dönem er, sabah içtiması devam etmekteyken, uzman çavuşa bakakalır. Olmadı. Hangi, “ihtiyaçları devlet tarafından karşılanan” adamdır bakakalan?
Başlayalım:
Askerliği sona erince şaşıracağı şeylerin sayısının ve şaşırma sıklığının azalacağını anlayacak olan ve böylelikle üzüleceği şeylerin sayısını arttıracak olan,
Bilmem hangi komutan kızının okuduğu lisenin otlarını biçerken, taze kesilmiş çimen kokusunu hissederek, kötüye perde çekip, mutlu olmayı becerecek olan,
İmge-Sembol arayan şair-yazarlar için bulunmaz bir kurumda vatani vazifesini yapıyor olduğunu farkedecek olan,
Kış gecelerinde, ortak tercihin aksine, sırf boğazın temiz göğünde parıldayan sessiz şimşekleri izleyebilmek için gece nöbetlerini iştiha ile bekleyecek olan,
Şu kadar yıllık hayat tecrübesiyle, ancak “yaklaşık” bir şahsiyet tahlili yapabildiği, kafasına dank edecek olan,
Uzun süre sonra gördüğü ilk rüyasında, sadece kendisine şefkat besleyenleri görecek olan,
Daha yirmi yaşına basmamış delikanlıların yüzük parmaklarına, önce şaşırarak sonra imrenerek bakacak olan,
Nöbet yerinin önünden geçerken kendisine el sallayan minik çocuğa el sallayarak karşılık vermenin; militarizmi destekleyen bir tavır mı, yoksa ufağın zihnini çelişkilere hazırlayacak bir hareket mi olduğuna bir türlü karar veremeyip, sonunda, bu denli düşünmenin çok da faydalı olmadığına kanaat getirecek olan,
Askerlikten evvelki hayatının kıymetini şimdi anlayabildiğini defalarca söylemekten geri durmayan asker arkadaşlarının, işte tam da o cümleleri söylerken bile; günahları temizlermiş gibi yüzlerini serinleten narin yeli; insanı küçücük bir kul olduğuna mutlu eden kusursuz gökyüzü tablosunu, bir daha hiç o anki kadar verimli çalıştıramayacağı duyu organlarından aldıkları hazzı, dostların paylaştığı güzellikleri, işte tüm bunları farkedemeyip de, inadına suratlarını asmalarına bir mana veremeyecek olan,
O saf ve temiz olduğunu sandığı anadolu gençlerinin, sırf ayakta kalabilmek, menfaatlerini koruyabilmek için yarattıkları grupları hüzünle takip edecek olan,
“Burada, kendimi piyano tuşları üzerinde gezinen bir karınca gibi değersiz hissediyorum” diyen sanatçı arkadaşının benzetmesinin etkisinden kurtulmak için başını öne eğerek, başka şeyleri düşünmeye gayret edecek olan,
Kendisine nazik davranmayan rütbelilere içinden: “Biraz daha ileri giderseniz, dünyevi-çabuk tüketilir şeyleri eklemediğim günlüğümde bulursunuz kendinizi” diyerek onları tehdit edecek ve hemen ardından dışından gülecek olan,
Askerliği sürmekteyken, bir mevsimi geride bıraktığını ancak, nöbet kulübesinin karşısındaki çam ağacının yapraksız-çıplak halini görünce farkedebilecak; her bir dalı, göğe yönelmiş ve güneş niyaz eden bir insancığa benzetecek; “seni duyduklarına emin misin?” diye sormak isteyecek; bunları düşünürken, yanındaki taş duvara tırmanan kapkara, hacimli ve kızgın örümceğin (hiç bir örümceğe “kızmamayı” yakıştıramıyor) masum adımlarını izleyip, şimdiye dek yanlış canlılardan tiksindiği tespitini yapacak olan,
Nöbet yerinin hemen önündeki caddeden geçen aile arabalarındaki hikayeleri, bekar arabalarındaki şiirleri keşfetmeye çalışacak olan,
Bir gün önceki tüm okuma mesaisini maddeci yazarlara ayırıp, dahası onları haklı bulup, ertesi sabah duyduğu sabah ezanıyla zihnindeki her şey - haklı buldukları da dahil – silinecek olan,
Asker olduktan birkaç zaman sonra, dışarıdaki hayatın önceden olduğu gibi – hiç değişmeden - devam ettiğini kabullenemeyecek; ölmüş olabileceğinden şüphelenecek olan
KISA DÖNEM ER,
Rütbesinin adlandırılışındaki zıtlığın altında ezilen (uzman-çavuş) ve dahası bunun farkında bile olmayan,
Hal ve hareketleriyle Freud’ un ruhuna rahmet okutan
Uzman çavuşun, gelmekte olan üstüne muhabbetle bakarken gün yüzüne çıkarmaktan çekinmediği porselen dişinin parladığını gördü ve ilk hikayesini* yazmaya karar verdi.
* : http://www.izedebiyat.com/yazi.asp?id=80118
2009




















