Prangasız fikirler

Saturday, Sep 04th

Last update11:55:57 PM GMT

Arabic English French German Russian Spanish
Buradasınız: BÖLÜMLER HİKÂYE Davulun Sesi

Davulun Sesi

E-posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 

Nasıl oluyordu da, her pazar sabahı üstüne tatlı bir rehavet çöküyordu? Bu hissin şeytanın bir oyunu olduğunu yine her pazar sabahı olduğu gibi düşünürken, erken kalkmış hanımının soluk renkli bluzu ve siyah eldivenleriyle boy aynasına poz verdiğini gördü ve yatağından doğruldu. Şimdi J., haftanın bir tek günü birkaç dakikasını bile kiliseye ayırmayı işkence gibi gören iki küçük evladını tatlı dille ikna etmeye çalışacaktı. Eğer çocuklar da kendisi gibi bu didişme seremonisinden bıkmışlarsa, 90’ lardan kalma otomobilleriyle kilisenin yolunu tutacaklardı.

J. ve karısı karar vermişlerdi. Çocuklarının asık suratları canlarını sıktığı için kahvaltıyı ayinden sonra yapacaklardı. Bu pazar, maalesef iki inatçı çocuk da huysuzluk etti, J.’ de b planını uyguladı ve çatık kaşları ve birkaç tehdidin de yardımıyla oğullarını Tanrı’ ya dua etmeye zorladı. Kendisi de otuzlu yaşlarına kadar kiliseye gidenlerle ilgili şaka yapmaya bayılırdı ama yaşlandıkça kutsal eve uğramaktan daha fazla haz alıyordu. Bu değişikliğin sebebini düşünmek istememişti.

Kilisenin sıralarını yaşlı adam ve kadınların doldurması, nasıl oluyorsa yine ihtiyarları rahatsız ediyordu. Kimse kendi gençliğinin muhasebesini yapmadığı için bu kısır döngü devam ediyordu.

J. ve ailesi, her metresini ezbere bildikleri yollardan, ezberledikleri konuşmaları yaparak, ezberledikleri ibadeti yapmaya gidiyorlardı. J., yol boyunca dışarıyı izleyen eşine baktı. Sanki bütün orta yaşlı kadınlar karısına benziyorlardı. Biraz önce kocası çocuklarıyla bağrışırken, o, yüzündeki yarım tebessümle hemen yanında hiçbir şey olmuyormuş gibi o anda icat ettiği ev işleriyle meşgul oluyordu. Bir robot gibiydi. Yine gözlerini açmış, önünden geçtikleri evlerin verandalarına, yol kenarına park etmiş arabalara bakınıyordu.

Kilisenin çok meselesi vardı. Birçok kilisede olduğu gibi rahip ve yardımcıları hakkında bir sürü dedikodu duyuluyordu. Pazar günü toplanan yardımları şahsi ihtiyaçları için harcadıkları söyleniyordu. Dini bilgisinin az olduğu ve kasabanın önde gelenleri ile kurduğu iyi ilişkiler nedeniyle makamını koruduğu herkesin ağzındaydı.

J., arabasını pazar günleri park vazifesi gören kilise meydanına sürdü, orta halli otomobillerin dizildiği sıraya yanaştı. Bu meydanda, otomobil sahipleri sessiz ve tabii bir mutabakata varmış gibiydiler. Ön sırada, J.’ nin bütün birikimlerini harcasa dahi sahip olamayacağı lüks arabalar, onun ardında orta gelirlilerin arabaları ve en dipte; filmlerde camı, kapısı açık bırakılsa bile kimsenin çalmaya tenezzül etmediği külüstürler dizilirdi. Bir mabedin girişinde de bu refah sıralamasına rastlamak, mütevazı ve kıskanç aile babası J.’ yi huzursuz etti. Zaten kilisenin içinde de ön sıralara makam ve para sahipleri, hemen arkalarına ise makam severler ve para severler konar, hatta bazen ön sıralar boş bırakılır, rahibin sohbeti esnasında kalantorlar umursamazca salona dalar ve yerlerine kurulurlardı. Bazen televizyonda, meşhur kiliselere, seçim zamanlarında koşturan senatörler görülür, ibadet çıkışında cemaat onları alkışlardı.

Latince dualar okunmaya, çocuk korosu ilahiler söylemeye başladı. Rahip, sesine acıklı bir hava veriyor, o an aklına gelen ritimlerle çığırıyordu. Hali hazırdakilerin ve dahi din adamının bilmediği bir dille Tanrı’ ya yakarılmasını, J bir an garipsedi. Dindaşı olmayan medeni birisi gelse, bu atmosferden irkilirdi. Sıraya oturur oturmaz, ayin bitince yaşayacağı özgürlük duygusunu özleyen insanlar, cep telefonuyla oynayan gençler, kıkırdayan çocuklar, rahibin her dediğine baş sallayan; “Ya, değil mi, evet evet!” nidalarıyla coşan sahte adam ve sahte kadınlar, her gün zenginleşen kilise dekorları ve süsleri, çıkışta yaşanacak kalabalığa denk gelmemek için kapıya yakın yerlere oturan müminler… vs. Bu düzensizliği fark eden insanların ise kiliseden ve daha vahimi dinden soğuması J.’ yi ürkütüyordu.

Geçenlerde uzun saçlı, elbisesinin her tarafından zincirler sarkan hippi bir delikanlı pazar okumasına gelmiş, muhtemelen yaşlıların aksi bakışlarından sıkılıp daha ibadet bitmeden kutsal evden ayrılmıştı.

Tüm Asyalı göçmenlerin, hatta haritada yerini gösteremeyeceği ülkelerdeki farklı inanışlı insanların Hıristiyanlığı, Hıristiyan ibadetlerini, bir şekilde kiliseyi, rahibin kıyafetini dahi tanıması, J.’ nin aklını hep meşgul ederdi. Aksi bir durum söz konusu olsaydı, mesela, Budizm evrensel reklam yapabilseydi, Yahudi mizahçılar Budizm üzerine şakalar yapsaydı, her Hollywood filminde bir bar, bir Amerikan bayrağı bir de Budist tapınağı görünseydi nasıl olurdu? Rahip, okumasına başlayana dek J., Çinlilerin dininin adını hatırlamaya çalıştı.

“Sevgili din kardeşlerim, yine Yüce…”. Birazdan önündeki kâğıda gömülecek olan rahip, merkezden gönderilen ortak vaazı okuyordu. Daha önce bir kez gözden geçirme zahmetine katlanamadığı için her hafta; anlamsız duraklamalar, yersiz vurgular, dilbilgisi hataları birbirini takip ediyordu. Ses tonu gittikçe yükseliyor, dinleyenleri azarlamaya başlıyordu. Güncel olaylara dindar insanlar nasıl bakmalı sorusunun cevabından ziyade; hikâyeler, efsaneler anlatır, gündem neme lazım der, etliye sütlüye karışmam mesajını verirdi. Savaş zamanı barıştan, maaşlı çalışanların geldiği günde işçi haklarından bahsetmesi gerekmiyor muydu? Eyvah, yumuşak bir ses tonu: “ Değerli müminler, biliyorsunuz kilisemizin ihtiyaçları var, bakın sıcacık, klima taktırdık, lütfen aramızda dolaştırdığımız sepete elimizden geldiğince, bir dolar az demeyelim, yardımınızı bekliyoruz. Bu arada lütfen sıralarımızı temiz tutalım, burası Tanrı’ nın evi, çocuklar sakız yapıştırıyorlar, sonra şikâyet geliyor.”

Aslında haklıydı. Pahalı avizelerin altında çoğu zaman rutubet kokusu olur, oturduğunuz koltuk beyaz pantolonunuzu pisletirdi. Bu sırada ön sıralarda oturan, elli yaşlarında bir adam, yolcular tamam olunca sefere başlayacak yolcu otobüsü kaptanını andıran küçümseyici bakışlarını arka sıralara fırlattı. Cemaat kalabalık mı diye bakıyordu. Ama bu adamı görmek J.’ yi çok sevindirdi. Zira işyerindeki şefinin şefiydi. Hiç kiliseye gelmezdi ama mevzuyu bu kadar sahiplendiğine göre başka kiliselere devam ediyor olmalıydı. Yine de toplantının sonuna kadar J., dik oturdu, ceketini düzeltti, “keşke bir kravat da geçirseydim boynuma” diye hayıflanarak patronunun bir defa daha arka sıralara bakmasını diledi. Ama umudu boşa çıktı.

Ayin bitti. J.’ yi en çok rahatsız eden süreç başlamıştı. Mevsim kıştı, paltolar, kabanlar askılara asılmıştı. Cemaat sanki içeride mahsur kalmış gibi önce askılıklara sonra kapıya hücum ediyordu. Birkaç saniye evvel sessizce ibadetini ifa eden kalabalık, değişime uğruyor gibiydi. Çıkış kapısında yaşanan bu izdiham, J.’ yi her pazar şaşırtır ve üzerdi.

Kiliseden ayrılırken müdürüyle karşılaşmak için ağır hareketler yaptı. Fakat talih yanında değildi, şefinin gözüne girme hayallerini bir sonraki dua gününe bıraktı. Yolda, yaya geçidinde yavaşladı, önlerinden geçen birkaç kişi arasında uzunca sakallı bir Arap vardı. Koyu Hıristiyanlar arasında son zamanlarda Müslümanların dinine bağlılığı övülüyordu. J. içinden, “Eminim bu insanların mabetlerinde bizim mabetlerimizde olduğu gibi bir samimiyetsizlik yoktur” dedi.

2008

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile