Konuşmak kendini ifâde edebilmenin yegâne yoludur. Bu yol insan hayatının en çetin ve çetrefilli yollarından bir tanesidir. Çünkü kişi bunun ile ancak insanlar arasında yaşamayı ve kendisini ifade etmeyi başarır. Diğer varlıklardan kendisini azâde kılar. Bu sebeple bedenimizde en güçlü kas yapısına sahip olan dildir. Dilin yaptığını yeri gelir bir orduya sahip Sultan bile yapamayarak aciz kalır.
Hitabet ayrı bir sanattır.
Herkes konuşur lâkin konuşurken insanlar üzerinde bir etki bırakabilmek her yiğidin harcı değildir.
Dünya tarihi nice hatiplere şahit olmuştur.
Bunlardan kimilerinin isimleri bize kadar ulaşırken kimileri de tarih içerisinde kaybolup gitmiştir. Nice şahların, padişahların yapamadığını hitabet kıvraklığına sahip hatipler yapmışlardır. Bundan dolayı ünlü hatip Çiçero’yu dinleyen halk yeri geldiği zaman Sezar’ı dinlememiş yürüyüp gitmiştir.
Ünlü Hatip Iyad kabilesi reisi Kuss Bin Saide’nin Ukaz panayırındaki hitabını çoğumuz okumuşuzdur.
Bu ne müthiş bir hitabet gücüdür! Bu ne hikmetli sözlerin bir araya gelerek dilden yalın bir şekilde akışıdır. İşte o hitabetin doruk noktasına ulaşan kişinin söylemiş olduğu sözler:
"Ey insanlar!
Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz!
İbret alınız!
Yaşayan ölür, ölen fena bulur. Olacak neyse olur.
Yağmur yağar, otlar biter; çocuklar doğar, annelerinin ve babalarının yerini alır. Derken hepsi ölüp gider.
Hâdiselerin ardı arası kesilmez. Hepsi birbirini kovalar.
Kulak tutunuz, dikkat kesiliniz; gökte haber, yerde ibret alınacak şeyler var.
Yeryüzü bir büyük divan, gökyüzü bir yüksek tavan… Yıldızlar yürür, denizler durur. Gelen kalmaz, giden gelmez.
Acaba vardıkları yerden hoşnud olup da mı kalıyorlar?
Yoksa orada kalıp da uykuya mı dalıyorlar?
Yemin ederim, yemin ederim ki, Allah'ın indinde bir din vardır ki, şimdi içinde bulunduğunuz dinden daha sevgilidir.
Ve Allah'ın gelecek bir peygamberi vardır ki, gelmesi pek yakındır. Gölgesi başınızın üstüne geldi.
Ne mutlu o kimseye ki, ona iman eder; O da kendisine hidayet eyleye!
Yazıklar olsun Ona isyan ve muhalefet edecek bedbahta!
Yazıklar olsun O'na isyan ve muhalefet edecek bedbahta!
Ey İnsanlar!
Hani ya babalar, dedeler, atalar?
Nerede soy sop?
Hani o süslü saraylar ve mermer binâlar yükselten Ad ve Semûd kavimleri?
Hani ya, dünya varlığından gururlanıp da kavmine, 'Ben sizin en büyük Rabbiniz değil miyim?' diyen Firavun'la Nemrut?"
Onlar, zenginlikçe, kuvvet ve kudretçe sizden çok daha üstün idiler. Ne oldular?
Bu yer onları, değirmeninde öğüttü, toz etti, dağıttı. Kemikleri bile çürüyüp dağıldı. Evleri yıkılıp ıssız kaldı. Yerlerini, yurtlarını şimdi köpekler şenlendiriyor?
Sakın, onlar gibi gaflete düşmeyin! Onların yolundan gitmeyin!
Her şey fanidir. Baki olan ancak Allah’tır. Ki O, birdir, şerîki ve nazîri yoktur. İbadet edilecek ancak O’dur, doğmamış ve doğurmamıştır.
Evvel gelip geçenlerde, bize ibret alacak şey çoktur.
Ölüm bir ırmaktır. Girecek yerleri çok, ama çıkacak yeri yoktur.
Büyük, küçük hep göçüp gidiyor.
Giden geri gelmiyor.
Kat'i bildim ki, herkese olan, size ve bana da olacaktır." (Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, 1/62)
Bu hitabeti okuduktan sonra zannedersem düşünen insanlar için kelimeleri güzel kullanmanın ne kadar önemli olduğu meydana çıkmıştır.
Kelimeler düşüncenin sözlü ifadeleridir. Düşüncesizce sarf edilen ham kelimeler kuyuya atılan bir taş mesabesindedir. Yerinde söylenilmeyen her söz bayramda ağlamak ölümde gülmek kadar abestir. Bundan dolayı Konfüçyüs: “Yutmadan evvel çiğnemek ne ise, konuşmadan evvel düşünmek de odur” demiştir.
Her sarf edilen söz aklın bir mikyasıdır. Akıl denilen soyut varlığın dışarıya bir uzantısı, rûhun bir aynasıdır. Kişilerin karakterlerini ele veren sembol avcılardır kelimeler. Kişilerin nitelikleri seslerinin tellerinde cereyan eder. Kişinin cibilliyeti kopmaz çelik tellerle bağlıdır. Seslere âşinâ olanlar kişileri görmeseler bile tanıyabilirler.
Syrus: “Konuşma rûhun aynasıdır, insan ne olduğunu konuşurken gösterir” diye boşuna dememiştir. Sokrat ise: “Konuş kim olduğunu söyleyeyim” demiştir. Hz. Ali (RA) Efendimiz: “Kişi dilinin altında gizlidir” derken kelimelerin casusluğunu ifâdeye çalışmıştır.
“Söz ola kese savaşı
Söz ola kestire başı
Söz ola ağulu aşı
Yağ ile bal ede bir söz”
Derken, Yunus Emre bu kelimelerin gücünü ifade etmeye çalışmıştır.
Düşüncelerimizin harmanlayıp yoğrulduğu ve istifadeye sunulduğu en güzel mimarî sanatlardan birisidir söz söyleme sanatı retoriktir.
İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellikte budur. İnsanı seçkin kılan aklın ürünü olan telaffuz yeteneğidir. Kelimeler ya sizi efendi kılar yahut köle eder.
Bu sizin dilinizi nasıl kullandığınıza bağlıdır. Hz. Ali (RA) Efendimiz: “Söz benim esirimdir, söyledikten sonra ben onun esiri olurum” demiştir. Söylenilen söz kimi zaman bir merhem olur onulmaz bir yaraya. Kimi zamanda en zehirli bir şerbet sunar kelimelerin otağından ilaç diye tatmak isteyenlere. Her söylenilen söz dönüşü imkânsız bir menzile doğru yol alır. Yayından fırlatılmış bir ok gibidir. Yahut namludan çıkmış bir kurşundur. Eğer isabetli konuşulmamışsa serseri kurşun gibi değdiği kişiyi yaralayabilir bir söz.
Kişi konuşabildiği, kendisini ifade edebildiği kadar bu varlık âleminde vardır.
Düşüncelerimiz kadar hacmimiz ve kelime hazinelerimiz kadar öz kütlemiz vardır. Düşüncelerimizi ancak kelime hazinelerimiz kadar ifade edebiliriz. Engin bir kelime hazinesine –doğrusu bu olsa gerek “kelime haznesi” değil- sahip olmak demek, engin bir bilgi birikimini miras olarak bırakabilmek demektir. Eğer kişileri anlayamıyor isek suç muhakkak ki bizdedir. Yeter ki karşı taraf dile vakıf biri olsun. Yeter ki kişiler ifade edecekleri üç beş kelimeyi dolgu malzemesi niteliği taşıyan “şey”, “ııı”, “yani” vs. gibi kelimeler ile geçiştirip doldurmasınlar.
Kişiler kimi zaman elbiseleri ile karşılanır lâkin fikirleri ile uğurlanırken düşüncelerini ifade etme yeteneğinden kaynaklanan bir kazanç elde eder.
Söz söylemek bir sanattır. Hatta en zor sanatlardan bir tanesidir hitabet sanatı. Dinleyenler ve şahit olanlar bu sanatı bariz bir şekilde görürler.
Herkes hatip olamaz. Hatip olanlar ancak kendilerini en iyi ifade eden kişilerdir.
Haydi o zaman Musa (AS) gibi duaya, Onlar ki insanlığın öğretmenleri oldukları halde şöyle dua ediyorlardı:
"Rabbim, benim göğsüme genişlik ver. Bana işimi kolaylaştır. Dilimden düğümü çöz ki söyleyeceklerimi kavrasınlar.”(Furkan/35)
NOT: “Poyraz Edebiyat Sanat Kültür Dergisi” 7. Sayısında yayımlanmıştır.”





















