Câmi müezzininin salâsında, şiir, naat ve kasidelerde veya yemek duâsı esnasında söylenen “Şefaat yâ Rasûlallah” cümlesi şirk midir? Veya “Allâhım, falan zâtın hürmetine... hakkı için... senin katındaki değer ve mertebesinden dolayı duâmı kabul buyur!” demek caiz midir? Veya şehidlerin, velîlerin ve takva sahibi kişilerin ruhâniyetinden fayda bekleme şeklindeki “ Medet ya fulan!” denilebilir mi? gibi sorular yüzyıllar boyunca güncelliğini ve tazeliğini koruyan aktüel ve hassas sorunlardır.
Kur'ân'da ve hadislerde Allah'a yakınlığı sağlayan şeyler olarak ifadesini bulan Tevessül ve bu kavrama bağlantılı olarak şefaat, istimdat ve istigase kavramları, İslâm düşüncesinde tartışılan temel problemlerden biridir. Konunun tarih boyunca tartışılması, özellikle Takıyyüddîn İbn Teymiyye ve Takıyyüddîn es-Sübkî’nin yaşadığı hicrî sekizinci asırdan bu yana canlılığını muhafaza etmesi, bugün İslâm dünyasında yapılan te’lif ve tercüme çalışmalarının yanı sıra, gazete, dergi ve internet gibi basın-yayın organları vasıtasıyla kamuoyuna intikal ettirilmesi bunun açık bir göstergesidir.(1)
Baştan ifade edelim ki, Tevessül ve istimdat gibi oldukça netameli ve ihtilaflı bir mevzuda birbirinden farklı -hatta karşı tarafı şirkle ve ilhadla suçlayabilecek kadar- görüş farklılıklarının olduğunu görmekteyiz. Her meselede olduğu gibi bu meselede de ifrat ve tefrit içindeki Müslümanları görmekteyiz. Allah'a yakınlaşmak için salih amellerle, toplumun manevî önderlerinin vesîle edinilebileceği görüşünü savunanların yanı sıra, kul ile Allah arasına peygamber bile olsa hiç kimsenin giremeyeceğini ifade ederek tevessülü kabul etmeyenler de bulunmaktadır. Her grup kendi düşüncesinin doğruluğunu ispat etmek için deliller getirmekten de geri durmamaktadır.(2)
Sosyal ilişkilerde Kur’ân ve sünnet ahlâkını hayata geçirmek zorunda olan müslümanlar, ihtilafa düştükleri konuları sözlü veya yazılı tartışırlarken, nezaket ve müsamaha göstererek çok daha merhametli, temkinli ve itidalli olmak durumundadırlar. Çünkü, kendi izinden gidilmesi halinde hayat/diriliş vaad eden Yüce Kur’ân, müslümanların kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise merhametli olmalarını ve onların, birlikte hareket edip güç birliği tesis etmek suretiyle kâfirleri öfkeden çatlatacak hale gelmelerini istemektedir.(3)
Konumuzu daha iyi anlayabilmek için önce tevessül, istigase ve istimdat kavramları üzerinde duralım: Sözlükte; vasıta, yakınlık, derece, mertebe, yol, rağbet, kendisiyle istenilen, arzu edilen bir şeye ulaşmaya yarayan şey anlamına gelen tevessül ve vesîle kavramları, Arapça "v-s-l" kök fiilinden türetilmiştir.Vesîle, ilim ve ibadetle Allah'a yaklaşmak, onun rızasını istemek ve kendisiyle başkasına ulaşılan şey şeklinde tarif edilir. Bununla beraber vesilenin kıyamet günündeki umûmî şefaat, cennetteki bir yer veya cennetin arşa en yakın bölgesi olduğu rivayet edilir. Teves¬sül de, kendisi ile bir şeye kavuşulan, yakınlık kazanılan, Allah Teâlâ'ya yakınlaşmaya sebep olan şeylerdir.(4)"
İstiğâse, "gavs" kökünden türemiştir. Lügatta "gavs", sıkıntılı durumlarda yardım dileme anlamına gelir. Kendisinden yardım istenene de "müstağâs" denir. Sıkıntılı anlarda sıkıntının giderilmesini isteme. Sözlükte “tehlikeli durumlarda yardım isteme, imdada çağırma” anlamlarına gelen istimdat, tasavvufta ”peygamber ve velilere sığınıp herhangi bir dileğin gerçeklesmesi için onlardan yardım dilemek” manasında kullanılmıştır.(5) Bu anlamda istigase, istiaze, iltica ve himmet ile aynı manada kullanılmıştır.
Alimlerimizin cumhuru istimdat (istigase, istiane) ile tevessül’ü birbirinden ayırırlarken, başta Takıyyüddîn es-Sübkî olmak üzere bazı alimler tevessül ile istimdat’ı aynileştirmişlerdir. Bu konuda Takıyyüddîn es-Sübkî: “Merâmı ifade esnasında kullanılan tevessül, istiğâse, istiâne, teşeffu’, istişfâ’, tecevvüh ve teveccüh lafızları arasında fark yoktur. Bu noktada, kalıplardan ziyade mânanın dikkate alınması icap eder. Bu lafızlarla kastedilen mânada, ‘Hz. Peygamber (vasıtası) ile Allah’tan istemek’tir (ve hüve süâlullâh bi’n-nebiyyi). Selef de bunu böyle anlamaktaydı. Bununla da, kulun, Allah nezdinde değer ve mertebesi olduğuna inandığı zât ile Allah Teâlâ’dan isteyebileceği kastedilmektedir.
Kuşkusuz, Peygamber’in (s.a.) Allah nezdinde büyük mevkii, yüksek değer ve mertebesi vardır... Biz kesinlikle Allah’tan başkasından istememekte ve ondan başkasına duâ etmemekteyiz. Burada sevilen zâtı (mahbûb) zikretmek veya onu büyük telakki etmek, sadece Allâh’a yapılan duânın kabulüne sebep olmaktadır. Bu tevessül şekli, sahih hadislerde yer alan, “Allâhım! Sana ait olan her isimle ve esmâ-i hüsnâ ile senden istiyorum...” veya sâlih amellerle tevessülü ifade eden mağara hadisindeki duâsından farklı değildir” (7) demektedir.
Merhum üstad Saîd Havvâ’nın tesbit ve değerlendirmesi ise şöyledir: “Yâ Muhammed, benim için Rabbine şefâatte bulun! (yâ Muhammed işfa’ lî ilâ Rabbike) diyen kimse ile yâ Muhammed, bana şefâat et! (yâ Muhammed eşfi’nî) diyeni birbirinden ayırırım.
Birincisi tevessüldür. İkincisi ise istiğâseye girer. Sâlihlerin kabirlerini ziyaret esnasında bazı kimselerin, “ey falan, beni evlendir!”, “ey falan, bana şifa ver!” veya “ey falan, ihtiyacımı gider!” gibi sözlerle doğrudan istekte bulunduklarını görüyoruz ki, bu bir istiğâsedir... Şüphesiz bu nevi nidâlar için birtakım te’vil yolları varsa da, en azından bazı kimseler hakkında bu, bir şirk kapısıdır... Sûfîlerin kullandıkları “medet” lafzı, sâlihlerin isimlerini anmakla meydana gelen teberrük bâbındandır. Bazı kimseler de ruhların, bu şehâdet âlemiyle olan münasebetlerine dayanarak bunu kabul etmektedir. Ancak yapılan te’vil ne olursa olsun, tevhidin özünü etkilemesine imkan veren bu tür söz ve davranışları temize çıkarmak için yeterli değildir. Allah Teâlâ, gelip geçmiş kardeşlerimiz için duâ etmemizi emretmiştir, onları çağırmamızı değil!... Şüphesiz bu yanlış bir harekettir. Bununla beraber, yapılan hataları daha fazla büyütmemeliyiz, hepsi bu kadardır” .(8)
İstiğâse konusunda yukarıda işaret edilen te’vil yolu, belâğat ilminde “mecâz-ı aklî” diye bilinmektedir. Mecâz-ı aklî, fiilin hakiki fâil ve müessirine (mâ hüve leh) değil de, o fâilin mekan, zaman, sebep gibi alâkası bulunduğu bir şeye isnad edilmesi demektir. Bu edebî san’ata göre, meselâ “Yeryüzü ağırlıklarını dışarı çıkardığı zaman...” (9) âyetinde, ağırlıkları dışarı çıkaran Allah olduğu halde, fiil hakiki fâile değil, fiilin mekanına isnad edilmiş ancak Allah murad edilmiştir. İşte özellikle sûfîler de, kendisiyle istiğâse edilen zâtın hakiki fâil değil, hakikatte yardım edenin Allah olduğuna inandıklarını ve O’ndan istediklerini (ki aksi halde onlar da bunun açık bir şirk olduğunu kabul eder) söylemektedirler.(10)
Şüphesiz yapılan te’vil, samimi duygu ve düşüncelerle istiğâsede bulunan müvahhid bir müslümanın küfür veya şirke nisbet edilmemesi hususunda tabiî ki bizi ihtiyata sevketmelidir. Ne var ki müslüman, Allah’tan başkasının varlıklar üzerinde tesiri olabileceği izlenimini veren lafızlardan da kaçınmak zorundadır. Ayrıca selef devrinde başvurulmayan bu yolun, bir yöntem olarak benimsenmesi halinde, tevhidi sarsan şirke kapı aralamasından da endişe duyulmalıdır. Kişinin doğrudan Allah’tan yardım istemesi, tehlikeli ve sıkıntılı zamanlarda sadece O’na sığınması, İslâm’ın itikad ve ibadet ilkeleri açısından tercih edilecek yegâne davranıştır. Bâzı kimselerin, sâlihlerin gıyablarında veya kabirlerini ziyâret esnâsında; "Ey filân zât! Bana şifâ ver! Benim şu ihtiyâcımı gider!" gibi sözlerle doğrudan doğruya kendilerinden talepte bulunmaları, türbelerin etrafırda toplanıp medet, şifa, imdat… beklemeleri son derece yanlış ve şirke kapı aralayabilecek olan istigâse cümlesindendir.
Şüphesiz bu tür istigâseler için birtakım te'viller yapılabilirse de, gâyet hassas olan tevhîd akîdesinin özünü zedeleyebilecek bu ve benzeri câhilâne hareketlerden şiddetle sakınılmalıdır. Müşkillerin bertaraf edilmesinde, kâinâtın sevk ve idâresinde, Allâh'tan gayrısının mutlak tasarrufunun bulunabileceği intibâını veren bu nevî ifâdeler, aslâ kullanılmamalıdır .
DİPNOTLAR
1) İbn Teymiyye, Takıyyüddîn Ahmed , Kâide celîle fi’t-tevessül ve’l-vesîle, Beyrut 1390; Sübkî, Takıyyüddîn Ebû’l-Hasen Ali , Şifâu’s-sekâm fî ziyâreti hayri’l-enâm, Mısır 1318.; Muhammed Nâsıruddîn Elbânî (v. 1419/1999), et-Tevessül envâuhû ve ahkâmuh, Beyrut 1406;Muhammed Zâhid Kevserî, Mahku’t-tekavvül fî mes’eleti’t-tevessül (Makâlât içinde), Kahire 1414; Abdullah b. Muhammed b. es-Sıddîk Gumârî, İrğâmu’l-mübtedi’ el-gabiyy bi cevâzi’t-tevessül bi’n-Nebiyy,Amman 1412;
Ülkemizde de Ali Ataç, Kelâm ve Tasavvuf Açısından Tevessül (Basılmamış doktora tezi), İstanbul 1993; Zekeriya Güler, "Vesîle ve Tevessül Hadislerinin Kaynak Değeri", İLAM Araştırma Dergisi, c. II, sayı1,s.83-132.Mehmet Necmettin Bardakçı'ya ait “Tasavvufi Bir Terim Olarak Tevessül ve Vesile”,"Tasavvuf" dergisi, I/2, 33. Ahmet YILDIRIM tarafından Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları adıyla doktora tezi (Ankara 1996) , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları,Ankara 2000 gibi çalışmalar yapılmıştır.
2- Özellikle İbn Teymiyye ve N.Elbânî çizgisini takip edenlerin, sözlü veya yazılı sert üsluplarıyla, tevessül konusunu gereğinden fazla büyüterek ümmetin gündemine taşıdıkları görülmektedir.
3- , Zekeriya Güler, Vesîle ve Tevessül Hadislerinin Kaynak Değeri (Tahric ve Değerlendirme), İlam Araştırma Dergisi, c. II, sy. 1, . 83-132, Ocak-Haziran 1997
4- İsmail b. Hammad el-Cevherî, Sıbab, (I-VI), Kahire 1982, c. V, s. 1841; Râğıb el-lsfahânî, el-Müfredât, Beyrut tarihsiz, s. 524; İbn Manzur, Lisânu'l-Arab, (I-VI), Kahire tarihsiz, c. VI, s. 4737; Mü¬tercim Asım Efendi, Okyanus, Kamusul-Muhît Tercümesi, İstanbul 1333, c. III, s. 374.;İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur'âni'l-Azim., (I-IV), Beyrut 1969, c. II, s, 52.
5) İbn Fâris, Mu'cemu Makayîsi'l-Luğa, Mısır 1971, IV. 400.
6- Diyanet İslam Ansiklopedisi, “İstimdad”maddesi, c.23, s. 364 ve devamı , İstanbul-2001
7) Sübkî’nin, “Merâmı ifade esnasında kullanılan tevessül, istiğâse, istiâne, teşeffu’, istişfâ’, tecevvüh ve teveccüh lafızları arasında fark yoktur” şeklinde yaptığı değerlendirmenin, bilahare birçok âlim tarafından da benimsenmiş olduğunu görmekteyiz. Mesela bkz. Muhammed Zâhid Kevserî, Mahku’t-tekavvül fî mes’eleti’t-tevessül (Makâlât içinde); Zürkânî, Şerhu’l-Mevâhib, VIII, 317; Nebhânî, Şevâhid, s. 137-140; İbn Merzûk, Berâetü’l-eş’ariyyîn, I, 267.
8) Saîd Havvâ, Terbiyetünâ er-rûhıyye, s. 312-313. Beyrut 1399. Merhum üstad Saîd Havvâ, “Yetiş ya Abdulkadir Geylani” gibi sözlerin Şia çevrelerinden neşet ettiğini söylemektedir.
9) Zilzâl suresi , 99/2
10) Dilaver Selvi, Tevessül, www.imandanihsanatasavvuf.com





















