İslâm alimleri tevessül ve vesile konusunda farklı görüşler taşımakla birlikte, şu üç çeşit vesîle anlayışını ittifakla kabul ederler.Zira Bu tür vesilelerle ilgili olarak hem Kur'ân'da hem de hadislerde örnekler ve tavsiyeler bulunmaktadır:
1) Allah’a Esmaü’l-Hüsnâ’sı (Güzel İsimleri) ve Yüce Sıfatları ile Tevessül: Allah’a güzel isimleri ve yüce sıfatlarıyla tevessül, mü’min kul için en yararlı, en büyük ve en hayırlı vesilelerdendir. Zira mü’min kul, duasında boş çıkmaz ve Rabbinin icabetinden mahrum kalmaz.Bu konudaki delillerden biri şu âyettir.«Güzel isimler Allah’ındır. Onlarla Allah’a dua edin ve Allah’ın isimlerinde ilhada sapanları bırakın. Onlar, yaptıklarının karşılığını göreceklerdir.» (38)
Sünnetteki delil ise Allah Resûlü’nün sallallahu aleyhi ve sellem şu sözüdür.
«Tasası çoğalan desin ki: «Allahım! Şüphesiz ben senin Kulunum. Kulunun oğluyum. Alnım (kaderim) elindedir. Hakkımda senin hükmün geçerlidir. Hakkımda kazâ buyurduğun adalettir. Nefsini isimlendirdiğin, bir yarattığına bildirdiğin kitabında indirdiğin veya katındaki gayb ilmine sakladığın tüm isimlerinde Sen’den Kur’ân’ı kalbimin baharı, göğsümün nuru, hüznümün gidericisi, tasamın gidişi kılmanı isterim» desin. Allah, bu kimsenin hüznünü ve tasasını giderir ve yerine sevinç verir.»(39)
2) Salih Amelle Tevessül: Bir müslümanın “Allahım! Sana olan imanım, Rasûlü’ne duyduğum sevgi ve inançla beni rahata erdirmeni senden dilerim” demesi bu türdendir. Kulun; namaz, oruç, cihad, Kur’an tilaveti, zikir, istiğfar, hayır işleyip haramdan sakınmak gibi salih amellerle Allah’a yakınlık aramasıdır. Buna delil olarak: “Derler ki -Rabbimiz! İman ettik. Günahlarımızı bağışla ve bizi cehennem azabından koru...”(40) ayetini verebiliriz. Sünnetten getirilecek delil ise mağara ashabının kıssasıdır. Bu kıssada geçmiş ümmetlerden üç kişi kötü hava koşullarında bir mağaraya sığınırlar. Derken bir kaya düşerek mağaranın girişini tıkar. Onlar da yapmış oldukları salih amellerle dua edip tevessülde bulunarak Allah’tan yardım dilerler. Allah da taşı aralayarak kurtulmalarını sağlar.(41)
3) Salih Kimselerin Dualarıyla Tevessül: Kul dara düştüğünde kendini Allah’a karşı günahkar hissederek salih bir kimsenin duasını taleb edebilir. Ancak bu kimse itikadı düzgün, ilim ve takva sahibi bir kimse olmalıdır. Bu tevessül türüne delil olarak: “Rabbimiz! Bizi ve imanda bizi geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla!”(42) ayeti verilebilir. Ayrıca Allah Rasulu sallallahu aleyhi ve sellem’nun: “Mü’minin, müslüman bir kimsenin gıyabında kardeşi için yapmış olduğu dua kabul edilir”(43) hadisi de bu tevessül türüne delildir. Yine Enes b. Malik’ten rivayet edilen şu olay deliller cümlesindendir. “Kıtlık zamanı Ömer Abbas b. Abdulmuttalib (r.a.) ile yağmur duasına çıkarak şöyle dua etti: -Allahım! Sana Peygamberimiz ile tevessülde bulunurduk sen de bize yağmur yağdırırdın. (Şimdi) Sana Peygamberimizin amcası ile tevessülde bulunuyoruz. Bize yağmur indir. Ravi der ki-Yağmur inmiştir.” (44)
Bu üç çeşit meşru vesîle (tevessül ) dışındaki hususlarda (Peygamberler ve sâlihlerin Allah nezdindeki mertebesi ile tevessül, Peygamberler ve sâlihlerin Allah nezdindeki hakkı ile tevessül ve Vefatından sonra Peygamberler ve sâlihlerle tevessül vb.) farklı yorumlar yapılmış, İbn Teymiyye ve onun açtığı çığırı devam ettiren âlimler, söz konusu tevessül çeşitlerini kabul etmeyip -en azından- bid’at olduğunu ifade ederlerken, Takıyyüddîn es-Sübkî ve onun çizgisini takip eden âlimler de söz konusu tevessül çeşitlerini kabul, hatta tavsiye etmişlerdir.
Zât ile tevessül konusunda taraflar arasındaki anlaşmazlığın temel sebeplerinden birisi, tevessül telakkisi yani, bir kavram olarak tevessülün yüklendiği mâna ve onun ifade ettiği espridir. Zat ile tevessül konusunda her iki tarafında sahih olduğunda ittifak ettikleri meşhur hadisi burada tekrar zikredelim:
“Enes b. Mâlik (r.a.) anlatıyor: Halk kıtlığa maruz kaldığında Ömer b. el-Hattâb (r.a.), Abbas b. Abdilmuttalib ile istiskâda bulunarak: Allâhım! Peygamberimiz ile sana tevessül ederdik de bize yağmur verirdin. (Şimdi ise) Peygamberimizin amcası ile sana tevessül ediyoruz, bize yağmur ver! derdi. Bunun üzerine yağmur yağar ve halk suya kavuşmuş olurdu .”(45)
Vefatından sonra zât ile/şahısla tevessülü kabul etmeyenler hadisi te’vile tâbi tutmuşlar, hadis metninde geçen “Peygamberimiz ile ...” (bi nebiyyinâ) ve “Peygamberimizin amcası ile ...” (bi ammi nebiyyinâ) terkiplerinde duâ ve şefâat kelimelerini takdir ederek bunun, “Peygamberimizin amcasının duâsıyla ...” (bi duâi ammi nebiyyinâ) mânasına geldiğini, bu yüzden de Hz. Ömer’in Peygamber ile tevessülü bırakarak amcası Abbas ile tevessülde bulunduğunu ve bunun zât ile değil, duâ nitelikli bir tevessül çeşidi olduğunu ifade etmişlerdir. Onlara göre, evlâ konumda olan Hz. Peygamber yerine Abbas ile tevessül edilmesi, sağlığında iken Hz. Peygamber ile yapılan tevessülün artık vefatıyla imkânsız hâle geldiğini de göstermektedir. (46)
Zât ile tevessülü kabul edenler ise, Hz. Ömer’in sözünü te’vil etmeksizin metnin açık ifadesini dikkate almışlardır. Nitekim onları temsil eden alimlerden Kevserî , konu hakkında özetle şu bilgiyi vermektedir: “Bu rivâyet, sahâbenin sahâbe (Abbâs’ın şahsı) ile tevessülünü gösteren açık bir delildir. Hz. Ömer’in, “Biz Peygamberimiz ile sana tevessül ederdik” ifadesi sahâbenin, hem hayatta iken hem de vefatından sonra (Hz. Ömer devrinde vuku bulan) kuraklık ve kıtlık yılına (âmu’r-ramâde) kadar Peygamber ile tevessülde bulunduklarını ortaya koymaktadır. Peygamber ile tevessülü vefat öncesine tahsis etmek, hevâdan kaynaklanan bir eksikliktir. Ayrıca bu, hadisin metnini tahrif etmek ve mesnedi olmayan bir te’vil demektir. İstiskâ esnasında Hz. Ömer’in Abbâs’a yönelmesinden hareketle, vefatından sonra Peygamber ile tevessülü inkâra yeltenen kimse, muhal ve beyhude bir işe girişmiş ve kalbinden geçmemiş olan bir şeyi Hz. Ömer’e nisbet etmiş olur.
Hz. Ömer’in Abbas ile istiskâsının zât ile tevessül olduğunu söyleyen Kevserî, metinde bir muzâf takdir ederek rivâyetin duâ nitelikli tevessül çeşidi olduğunu ileri sürenlerin görüşünü şöyle değerlendirmektedir:
“Peygamberimizin amcası ile (bi ammi nebiyyinâ) tevessül ediyoruz” cümlesinde, “Peygamberimizin amcasının duâsıyla” (bi duâi ammi nebiyyinâ) şeklinde mahzuf bir muzâf olduğunu iddia etmek, herhangi bir delile dayanmaksızın konuşmak ve hakikati gizlemek demektir. “Peygamberimizin amcası ile” tarzındaki tevessül, Abbâs’ın Peygamber’e olan yakınlığı ve onun yanındaki konumuyla tevessül mânasına gelir. Böylelikle bu tevessül, aynı zamanda Peygamber (s.a.) ile tevessül demek olur” .(47)
Şevkânî’nin değerlendirmesi ise şöyledir: “Gerçekten Peygamber (s.a.) ile hayatta iken tevessül sabit olmuştur. Ayrıca vefatından sonra ondan başkasıyla da sahâbenin sükûtî icmâı ile tevessül sabit olmuştur. Çünkü sahâbeden hiçbiri, Hz. Ömer’in Abbas (r.a.) ile tevessülünü yadırgamamıştır. Bana göre, İzzeddîn b. Abdisselâm’ın iddia ettiği gibi tevessülün cevâzını yalnız Peygamber’e (s.a.) tahsis etmenin, şu iki sebepten dolayı bir mânası yoktur: Birincisi, söylediğim gibi sahâbe icmâı vardır. İkincisi ise, ilim ve fazilet sahibi bir zât ile tevessül, gerçekte onun salih amelleriyle ve üstün meziyyetleriyle tevessül demektir. Çünkü fazilet sahibi olan kişi, ancak amelleriyle faziletli olur. Bu durumda, ‘Allâhım, falan âlim ile ben sana tevessül ediyorum’ diyen kimse, onun sahip olduğu ilim (ve amel) ile tevessül etmiş olmaktadır” .(48)
Bu konuda müstakil makale yazan Zekeriya GÜLER hocamız kanaatini şöyle belirtmiştir: “Peygamberimizin amcası ile” şeklindeki izâfet terkibinde, muzâf olarak duâ lafzını takdir etmek bizce de uygun gözükmemektedir. Görebildiğimiz kadarıyla, bu konuda İbn Teymiyye ve Elbânî gibi alimlerin ısrarlı görüş, tutum ve davranışları, zât ile tevessülü kabul edenleri pek de ikna edecek durumda değildir. Çünkü Hz. Ömer, Abbâs’ı yanına alıp onunla tevessül ve teveccühte bulunduktan sonra, “Allâhım, bulut da su da senin katındadır, bulutu gönder ve bize yağmur indir...!” diyerek uzun bir duâ yapmıştır. Gözyaşları içinde ve duygu yüklü bir iklimde gerçekleşen bu uzun duâdan sonra Hz. Ömer’in, “Vallâhi bu (Abbas) Allâh’a vesiledir ve O’nun nezdindeki yeridir/itibarıdır!” (Hâzâ vallâhi el-vesîletu ila’llâhi azze ve celle ve’l-mekânu minhu) şeklinde sarfettiği söz ve Hassân b. Sâbit’in, “... Abbâs’ın hâtırına/onun yüzü suyu hürmetine yağmur yağdı” mânasına gelen şiiri, doğrudan zât ile (yani onun Allah nezdindeki mertebesiyle ) tevessülü kabul edenlerin görüşünü destekler mahiyettedir.
Netice itibariyle Hz. Ömer’in, dilimizde “Peygamberimizin amcası hürmetine” diye duâ etmek şeklinde ifadesini bulan Abbas ile tevessülünün, öncelikle onun zâtı yani, Peygamber’e (s.a.) olan yakınlığı sebebiyle Allah katındaki mertebesi; değer ve konumu ile tevessül mânasına geldiği anlaşılmaktadır. (49)
Zât ile/şahısla tevessül konusunda Osman b. Huneyf (r.a.)’den nakledilen rivayeti de tekrar zikredelim: Gözleri görmeyen bir adam Peygamber’e (s.a.) gelerek:Yâ Rasûlallah! Gözlerimi iyileştirmesi için Allâh’a duâ et, dedi. Rasûlullah (s.a.):İstersen duâ edeyim, istersen sabredersin! Sabretmek senin için hayırlıdır, buyurdu. Adam:Allâh’a duâ buyur (da gözlerim açılsın!) deyince, Rasûlullah (s.a.) onun, gereği gibi abdest almasını ve şu duâyı yapmasını emretti: “Allâhım! Peygamberin; rahmet peygamberi Muhammed ile senden istiyor ve sana yöneliyorum. Şu hâcetimin yerine getirilmesinde (gözlerimin açılmasında) ben seninle (Peygamber ile) Rabbime yöneldim . Allâhım, onu benim hakkımda şefaatçi kıl (onun hürmetine duamı kabul buyur!)” . Adam (söyleneni) yaptı ve şifa buldu.”(50)
İbn Teymiyye , Osman b. Huneyf’in rivâyet ettiği hadisin sahih olduğunu kabul etmektedir. Ancak o, Hz. Ömer’in Abbas ile tevessül/istiskâ rivâyetinde olduğu gibi, bu hadisin de zât ile değil, duâ nitelikli bir tevessül olduğunu söylemektedir . Hadisin sıhhatinde bir şüphe bulunmadığını ifade eden Elbânî de İbn Teymiyye gibi düşünmektedir.(51)
Osman b. Huneyf’in rivâyet ettiği hadisin sıhhati, zât ile tevessülü kabul edenler ve etmeyenler arasında ittifak konusudur. İhtilaf edilen nokta ise, ilgili hadisin fiilî tatbikatını gösteren ve vefatından sonra Peygamber (s.a.) ile tevessülü ortaya koyan Taberânî kaynaklı hadisedir. Hz. Osman’ın hilâfet devrinde meydana gelen ve Osman b. Huneyf tarafından rivâyet edilen söz konusu hadise/kıssa şudur:
Bir adam, bir hâceti/işi için Hz. Osman’a gelir giderdi. Fakat Hz. Osman ona aldırış etmezdi. Derken adam Osman b. Huneyf’le karşılaştı ve durumu ona arz etti. Bunun üzerine Osman b. Huneyf ona şunları söyledi:Su kabını getir ve abdest al. Sonra mescide git ve iki rek’at namaz kıl. Sonra da, “Allâhım! Peygamberimiz, rahmet peygamberi Muhammed ile senden istiyor ve sana yöneliyorum. Yâ Muhammed! Seninle hâcetimin yerine getirilmesi için Rabbime yöneliyorum” diye söyle ve ihtiyacını arz et/arz edersin. Sonra bana gel de beraber (Hz. Osman’a) gidelim!
Nihayet adam gitti ve onun kendisine söylediklerini yaptı. Sonra Hz. Osman’ın kapısına geldi. Kapıcı gelip adamın elinden tutarak Hz. Osman’ın huzuruna götürdü ve onu sergi üzerine Hz. Osman’ın yanına oturttu. Hz. Osman:Nedir hâcetin? diye sordu. Adam hâcetini söyledi ve Hz. Osman da onun işini gördü. Sonra Hz. Osman, şu vakte kadar senin hâcetini hatırlamamıştım, bundan böyle bir işin olursa bize gel! dedi. Adam Hz. Osman’ın huzurundan ayrıldıktan sonra Osman b. Huneyf’le karşılaştı ve ona:Allah seni hayırla mükâfatlandırsın (Rabbim senden râzı olsun!). Benim hakkımda sen Hz. Osman’la konuşana kadar işime bakmıyordu, dedi. Osman b. Huneyf de:Vallâhi, senin hakkında Hz. Osman’la görüşüp konuşmamıştım. Ancak âmâ bir adamın Peygamber’e (s.a.) gelerek duyduğu rahatsızlıktan şikayeti üzerine Rasûlullâh’ın ona “Sabreder misin?” dediğine şâhit oldum. Adam:Yâ Rasûlallah! Yanımda (elimden tutarak) beni götürecek kimse yok! Bu ise benim için hakikaten çok meşakkatli olmaktadır, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.):Su kabını getir ve abdest al. Sonra iki rek’at namaz kıl. Daha sonra da şu şekilde duâ et, buyurdu.
Osman b. Huneyf diyor ki: Vallâhi biz henüz ayrılmamıştık, aramızdaki konuşma uzamıştı. Derken o âmâ adam geldi. Sanki onda hiçbir rahatsızlık olmamıştı (daha önce âmâ değildi) .(52)
Zekeriya GÜLER hocamız’ın hadis ile ilgili yorumunu aktaralım: Kıssanın hemen ardından Taberânî tarafından verilen sahih hükmünün, rivâyetin aslını teşkil eden merfû kısmına mı yoksa Hz. Osman’ın hilafet devrinde meydana gelen Osman b. Huneyf vak’asına mı ait olduğu pek de açık değildir. Yapılan tartışmalarda her iki temâyülü haklı çıkaracak ipuçları bulunmaktadır. Osman b. Huneyf vak’ası, metin ve isnad bakımından müstakil ve şümullü bir tetkike tabi tutularak daha tafsilatlı/açık bir neticeye ulaşılması mümkün gözükmektedir.Bununla birlikte, bahse konu olan Osman b. Huneyf rivâyetinin merfû olan kısmıyla ilgili yapılan tartışmalar üzerine şunları söylemek istiyoruz: Rivâyetin, “Rasûlullâh’ın hayatında ve huzurunda” diye sınırlandırılıp “vefatından sonra veya gıyabında” söz konusu olmadığını veya vefatından sonra tevessülün yalnız Rasûlullâh’a (s.a.) has olduğunu ileri sürmek, kanaatimizce inhisarcı bir görüş ve tutum olmalıdır. Bundan dolayı Şevkânî , “Şayet âmâ hadisi sahih ise, yalnız Rasûlullah ile tevessül câiz olur” diyen İz b. Abdisselâm’ı bu görüş ve fetvâsından dolayı tenkide tâbi tutmuş, tevessülün cevâzını sadece Peygamber’e (s.a.) tahsis etmenin bir gerekçesi olmadığını belirtmiştir. Gerçekten de rivâyetin âmâya has olduğunu gösteren bir delil/karine yoktur.
Hadisin metninden de anlaşılacağı üzere, Peygamber (s.a.) âmâ sahâbîye abdest ve namazın ardından muayyen duâ tavsiyesinde bulunmuştur. Hâlbuki muhtelif vesilelerle kendisinden duâ talebinde bulunan sahâbîlere daha önce böyle bir tavsiyede bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu yüzden, Gumârî’nin de belirttiği gibi, söz konusu tevessül nevi ile Peygamber (s.a.) diğer insanlara da şâmil olacak şekilde yeni bir tatbikat tavsiye etmiş olmalıdır.(53)
Zât ile/şahısla tevessül konusunda son olarak şu rivayeti zikredelim:Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kim namaz kılmak üzere evinden çıkar ve ‘Allâhım, senden isteyenlerin senin katındaki hakkı için senden diliyorum. Şu yürüyüşüm hakkı için senden diliyorum. Zira ben ne büyüklenmek, ne de kendini beğenmek için ve ne gösteriş ne de duyurmak için çıktım. Ben yalnız senin gazabından sakınmak ve senin rızânı aramak için çıktım. Ben senden beni ateşten kurtarmanı ve günahlarımı bağışlamanı istiyorum. Çünkü günahları ancak sen bağışlarsın!’ derse, Allah ona rızâsıyla yönelir ve ona yetmişbin melek istiğfar eder” .(54)
İbn Teymiyye , hadisin senedinin zayıf olduğunu ifade etmiş ve hadisin metniyle ilgili farklı bir değerlendirme yapmıştır.İsnad açısından rivâyetin zayıf olduğunu ifade eden İbn Teymiyye, metin bakımından da farklı bir değerlendirme yapmaktadır. Ona göre bahse konu olan hadis, Peygamber (s.a.) ve sâlihlerin duâsı ile tevessül kabilindendir. Çünkü Allah’tan isteyenlerin hakkı, Allâh’ın onlara icabet etmesi, namaz için evinden çıkıp yürüyenlerin hakkı ise onları sevaba nâil kılmasıdır. Bu, Allâh’ın (kendisine) vâcib kıldığı bir haktır. Yaratığın, Yüce Yaratıcı üzerinde ise hiçbir hakkı yoktur.(55)
Gerçekten de hiçbir kimsenin Allah üzerinde hakkı yoktur. Allah Teâlâ, fiil ve tasarruflarında mutlak irade ve ihtiyar sahibidir. Ne var ki, duâ esnasında “hakkı için” tabirinin kullanılabileceği görüşünde olan alimlerin de bu noktayı dikkatten uzak tutmadıklarını görmekteyiz. Nitekim, ilgili hadisin metninde geçen hakk kelimesinin rütbe ve konum (menzile) mânasına geldiğini ifade eden Sübkî şöyle demektedir: “Bu, Allâh’ın lütuf ve keremiyle yaratıklara ihsan ettiği haktır... Burada hakk ile kastedilen şey vâcib değildir. Çünkü Allah üzerine hiçbir şey vâcib olmaz. (Dua esnasında) hakk kelimesinin kullanılmaması yönünde bazı fakihlerden nakledilen sözler de bu mânaya hamledilir” . Bu izah tarzına göre, söz konusu hadis metnindeki “Allâhım, senden isteyenlerin senin katındaki hakkı için senden diliyorum!” cümlesi, “Allâhım, isteğimin yerine gelmesi için vaad, kerem ve ihsanın gereği, senden isteyenlerin kavuşmuş oldukları/hakettikleri katındaki lütuf ve fazileti vesile kılıyorum!” şeklinde anlaşılması gerekecektir.(56)
Sahabe-i Kiram’dan nakledilen teberrük (bereket umma) rivayetlerinden bir kısmını da burada zikredelim: Sahabe-i Kiram hastalık vb. bir sıkıntıdan kurtulmak için Efendimiz (s.a.v)'in mübarek vücudundan ayrılan saç, sakal teli gibi şeylerle tevessül ederdi. Osman b. Abdillah b. Vehb'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ailem beni Hz. Peygamber (s.a.v)'in zevcesi Ümm-ü Seleme (r.anha)'ye, bir gümüş bardak içindeki su sebebiyle yolladı. (…) O bardağı içinde Hz. Peygamber (s.a.v)'in saçları vardı. İnsanlar, kendilerine göz değmesi yahut (başka) bir şey (hastalık) isabet ettiği zaman Ümm-ü Seleme'ye bir kap gönderirlerdi. Ben de gittiğimde Ümm-ü Seleme'nin yanında küçük bir kap (bardak ve) içinde bir takım kırmızı (kına ile boyanmış) saçlar gördüm." (57)
İbn Hacer bu rivayetin şerhinde şunları söyler: "İnsanlardan birisine göz değmesi veya başka herhangi bir hastalık isabet ettiği zaman Ümm-ü Seleme validemize bir kap gönderirlerdi. O da Hz. Peygamber (s.a.v)'in, yanında bir kap içinde mahfuz bulunan saçlarından (birkaç tel) alır, getirilen kabın içindeki suya atar, (saçları aldıktan sonra) suyu iade ederdi. Halk, içinde Hz. Peygamber (s.a.v)'in saçlarının yıkandığı o suyu şifa bulmak maksadıyla içer veya yıkanır, o suyun bereketiyle şifa bulurdu." (58)
Hz. Peygamber (s.a.v), gündüz uykusu (kaylule) için Ümm-ü Süleym'in yanına giderdi. Bir keresinde Ümm-u Süleym, Efendimiz (s.a.v) uyuduğu zaman terini ve (yastığa düşen) saç tellerini bir şişe içine toplamış ve güzel bir koku ile karıştırarak saklamıştı. Enes b. Mâlik (r.a), vefatı yaklaştığı zaman, öldükten sonra bedenine ve kefenine konacak kokunun içine, Hz. Peygamber (s.a.v)'in terinin ve saç tellerinin bulunduğu (ve annesi Ümm-ü Süleym (r.anha) tarafından muhafaza edilen) kokudan da katılmasını vasiyet etmişti. Vefat ettiği zaman bu vasiyeti yerine getirildi."(59) Bu olayı Müslim de rivayet etmiş ve şöyle bir ziyadeye yer vermiştir: Efendimiz (s.a.v) uyanıp da Ümm-ü Süleym (r.anha)'ya ne yaptığını sorunca, "Çocuklarımız için bunun bereketini umuyoruz" cevabını almış ve "İsabet ettin" buyurmuştur.(60)
Cesareti ve savaş sanatındaki dehası ile ünlü sahabî Hâlid b. el-Velîd (r.a), Yermuk savaşı günü takkesini kaybetmişti. Askerlere onu aramalarını emretti. Uzun aramalardan sonra takke bulundu. Bu oldukça eskimiş takkeyi ısrarla aratmasını yadırgayarak sebebini soranlara şöyle karşılık verdi: "Hz. Peygamber (s.a.v) umre yapmış ve başını tıraş ettirmişti. Etrafında bulunanlar, O'nun saçının yanlardan kesilen uçlarını almak için atıldılar. Bense atik davranarak O'nun alnının perçeminden kesilen kısmı aldım ve onu bu takkemin içine koydum. Bu saç yanımdayken girdiğim her savaşta galip geldim." (61)
Hz. Esmâ b. Ebubekir (r.anha)'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "… İşte Hz. Peygamber (s.a.v)'in cübbesi! (…) Aişe (r.anha) vefat edene kadar bu cübbe onun yanında idi. O vefat edince ben aldım. Resulullah (s.a.v) onu giyerdi. Şimdi biz de onu hastalar için yıkıyoruz; onunla şifa talep ediliyor." (62)
Netice olarak başta Ahmed b. Hanbel olmak üzere Ehl-i Sünnet alimlerinin çoğuna göre göre ( İmam Nevevi, Bedreddin Aynî, îbn Hacer , İmam Subki, Şevkânî , Gumârî, Said Ramazan El-Buti, Kevserî ve Saîd Havvâ gibi) Hz. Peygamber'in sağlığında ve vefatından sonra onu vesîle edinmek caizdir, Hz. Peygamber ile tevessül edildiği gibi, diğer peygamberler ve salih kimselerle de tevessül edilebilir. (63)
39) Ahmed, Müsned. Sahih. Silsiletü Ehadîsi’s-Sahiha (199.)
40) Âli-İmrân, 3/16
41) Buhâri, Sahih, Büyu’, 54.
42) Haşr, 59/10
43) Müslim
44) Buhârî, İstiskâ,3; Fedâilu ashâbi’n-nebî,11; İbn Huzeyme, Sahîh, II, 337-338; Hâkim, Müstedrek, III, 334.
45) Buhârî, İstiskâ,3; Fedâilu ashâbi’n-nebî,11; İbn Huzeyme, Sahîh, II, 337-338; Hâkim,
Müstedrek, III, 334.
46) İbn Teymiyye, Kâide, s. 49, 64; Elbânî, Tevessül, s. 56-57.
47) Kevserî, Makâlât, age., s. 459-460. Ayrıca bkz. İzzet Ali Atıyye, Bid’a, s. 386-387.
48) Şevkânî, ed- Dürrü’n-nadîd, s. 5-6.
49) Zekeriya Güler, Vesîle ve Tevessül Hadislerinin Kaynak Değeri, 83-132
50) İbn Mâce, Sünen, tahkik: M. Fuad Abdulbâki, 1952, İkâme, 189, hadis no: 1385., Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 138,Kahire 1313; Hâkim, Müstedrek, I, 700; Beyhakî, Delâil, VI, 167.
51) İbn Teymiyye, Kâide, s. 123.-Elbânî, Tevessül, s. 75-76, 93.
52) Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, IX, 31; Beyhakî, Delâil, VI, 167-168; Münzirî, Terğîb, I, 108-109; Heysemî, Mecmau’z-zevâid, II, 279
53) Zekeriya Güler, Vesîle ve Tevessül Hadislerinin Kaynak Değeri, 83-132
54) İbn Mâce, Mesâcid, 14; Ahmed b. Hanbel, III, 21; İbnü’s-Sünnî, Amelu’l-yevm, s. 43
55) Bkz. İbn Teymiyye, ag.e., s. 143.
56) Sübkî, Şifâü’s-sekâm, s. 137.
57) Buhârî, "Libâs", 66.
8) Fethu'l-Bârî", X, 353
59) Buhârî, "İsti'zân", 41.
60) Müslim, "Fedâil", 84, 85
61) Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebîr, IV, 104; II, 335; el-Hâkim, el-Müstedrek, III, 299.
62) Müslim, "Libâs", 10.
63) Şevkânî, ed-Dürrü’n-nadîd, s. 4-5, 8, 20, 28, 45.-Gumârî, el-Hâvî, s. 14, 54.-Saîd Havvâ, Terbiyetünâ er-rûhıyye, s. 309.; Said Ramazan El-Buti, Fıkhussiyre, s.196-198, Gonca Yayınevi






















