Kur’an-ı okuduğumda, Allah’ın gönderdiği mesajların dört esas üzerinde toplandığını gördüm.
- İnsan dâhil bütün varlıkları Allah yaratmıştır.
- İnsan yeryüzündeki yaşamını Allah’a göre kurmalıdır.
- İnsan ölüm sonrasında yeryüzünde Allah’ın ilke ve kurallarına göre yaşayıp yaşamaktan hesaba çekilecektir.
- Hesabın sonunda Allah’ın ilke ve kurallarına göre yaşamayanlar kaybedecek, yaşayanlar kazanacaktır.
Kur’an-dan önce indirilmiş kitap olan İncil’i tahrif edenler, yaşamlarındaki çelişkilerden, yeryüzündeki yaşamlarını din dışında kurarak kurtulmayı denediler.
Yaşamı din dışı tutmak, laik olmak. Yani hayatı dine göre değil, akla bilime göre algılamak. Yaşamın kurallarını aklın ve bilimin gösterdiği ölçülerde üretmek...
Aslında bu girişim, Allah’ın insanlara gönderdiği İncil’e karşı yapılmamıştı. Gerçekte insanlar zaten Allah’ın gönderdiği İncil’i tahrif ederek, yoldan çıkmışlar, hayatlarını Allah’ın ayetlerine göre değil, aklına, çıkarlarına göre şekillendirmişlerdi.
Ancak hiçbiri ortaya çıkıp, biz Allah’ın ayetlerini terk ettik. Kendi aklımıza, çıkarlarımıza uygun bir yol çizdik demiyorlardı. Akıllarının, çıkarlarının üretimlerini din diye tanıtıyorlardı.
Arka planda dinsizlik,
Ön planda akla ve çıkarlara göre yaşam kuralları oluşturarak yaşamak,
Söylemlerinde ise din vardı.
Yani yaşamın ilke ve kurallarının üretilmesinin adımları şöyleydi.
Birinci adım: Allah’tan gelen kitabı tahrif et.
İkinci adım: Allah adına kendine bir din kitabı oluştur.
Üçüncü adım: Yaşamın ilke ve kurallarını, aklına çıkarlarına göre üret.
Dördüncü adım: Akılının ve çıkarlarının ürettiği kurallara dini kurallar de.
Batıdaki kültür devrimi, bu ikiyüzlülüğe karşı çıkarak, dürüstçe ben laiğim, yani akla, bilime göre din dışı ilke ve kurallar üreterek yaşamımı oluştururum dedi.
Böylece batıda başlayan hayatı akla, bilime göre oluşturulan ilke ve kurallara göre yaşama bütün dünyaya yayıldı.
Niçin?
Zira neredeyse bütün dünya, batının yaşadığı ikiyüzlülüğü yaşamaktaydı.
Doğu ve uzak doğu ülkeleri Tanrıyla bağlarını kesmiş, kendi efsanelerinden din üreterek, akıllarına, çıkarlarına göre hayat yaşıyorlardı.
Müslüman dünyası farklı değildi. Müslüman dünyasında meydana gelen adımlara baktığımızda,
Birinci adım: Allah’ın anlaşılır, anlaşılsın diye, açık, net Arapça ile indirdiği Kur’an anlaşılmazlık bağlamında değerlendirilerek raflara kaldırılarak, sadece bir dua kitabı kabul edilir hale getirildi.
İkinci adım: Allah’ın Müslümanlar için koyduğu ilke ve kurallar, Müslümanların hayatından uzaklaştırılarak, yerine, mezheplerin, tarikatların, cemaatlerin ilkeleri kuralları yaşama hâkim kılındı. Hıristiyanlar Allah’ın kendilerine gönderdiği kitabı tahrif ederlerken, Müslümanlar tahrif etmediler. Ama aynı Hıristiyanlar gibi, yaşam hükümlerini insan aklına ve çıkarlarına göre oluşturarak, ayetlerden uzaklaştılar.
Üçüncü adım: Mezheplerin, tarikatların, cemaatlerin ilkeleri, kuralları, Allah’ın ilkeleri ve kuralları gibi, algılandı, algılatıldı. Hâlbuki içtihat dediğimiz şey, Allah’ın hükmünün olmadığı yerde, insanın sağduyusu, aklı ile kendine bir yol çizmesiydi. Peki, insanın aklıyla çıkarlarıyla ürettiği ilkelerin, kuralların ayetlerle bir ilgisi var mıydı? Elbette hayır. Zaten içtihatla üretilen konularda ayetler olsaydı, içtihat edilmeyecekti. Tabi bu söylenen kuraldı, hayata uygulanan kural değildi. Hayatta uygulanan kural, içtihatlar Allah ve din adına hükümler koymaktı.
Dördüncü adım: Birileri çıktı, içtihat kapısı kapandı dedi. İçtihat kapısını kapattığında, daha önce verilen bütün içtihat ilkelerini, kurallarını din saydı. Kur’an hükümlerinin yerine koydu. İçtihatları, değiştirilemez, tartışılamaz noktaya getirerek, ayetlerin mantığına, değerine yükseltti. Böylece Müslümanlar durdu, durakladı. Dünya ilerlerken, içtihat kapısının kapanmasıyla Müslümanların çağlara göre düşünmeleri yasaklandı. Müslümanlar tarihin derinliklerine gömüldü. Gerçi içtihat kapısı açık olsaydı ne olacaktı? İçtihat konusu da ayrı bir muamma idi. İnsan üretimi olan içtihat, vahiy derecesine yükseltilmişti. İçtihada böyle bir konum biçilmesinin karşısında, içtihat kapısının kapatılması belki de iyi oldu.
Beşinci adım: İçtihat kapısını kapatanlar, bu kapının açılmasını zorlayacak tek gücün Kur’an olduğunun farkındaydılar. Onun için elbirliği ile, Kur’an-ı anlama, hayata uygulama mantığının önüne engeller ürettiler. Kur’an-ın anlaşılmazlığının üzerine oynadılar. Kur’an anlaşılır. Kur’an okunmalıdır. Kur’an çağın gereklerine göre yeniden yorumlanmalıdır, diyenleri kâfir, sapık ilan ederek toplumda, Kur’an-ı yasaklayan bir din ürettiler. Bu durum en çok devleti yönetenlerin işine geldi. Devleti yönetenler, Kur’an-ın ilkeleri, kuralları yerine, kendi ilkelerini, kurallarını topluma, devlete hâkim kıldılar. Böylece mesela Türkiye’ye daha laiklik gelmeden, Fransa’da kültür devrimi olmadan, Müslüman dünyasında, binlerce yıl öncesinde, Kur’an raflara gönderilerek, Kur’an-ın ilkeleri kuralları hayattan uzaklaştırılıp, içtihatlara göre ilke kural oluşturanlar çoktan laikleşmişlerdi. Ama bu laiklik açık, ortada konuşulan bir laiklik değildi. Gizli, hem de çok gizli bir laiklikti. Allah’ın ortaya koyduğu temel ilke olan, kulların kullara kulluk etmemesi esası, içtihatlarla kaldırılarak, kullar, kullara kulluk yapmaya çağrıldı. Artık, kullar Kur’an-a uymayacaklar. Kur’an yerine, mezheplere, tarikatlara, cemaatlere uyacaklardı. Dünya yaşamlarını, mezheplerine, tarikatlarına, cemaatlerine göre yapacaklardı. Devlet yönetimlerini ise hükümranların, hırslarına, ideallerine, hayallerine göre yapacaklardı. Devletlerin, insanları savaştırmak için dinsel öğeler kullanması… Şahadet, şehitlik gibi kavramlarla insanların din duygularını gündeme getirmesi tamamen çıkarcılıktı. Binlerce insanın savaşlarda kaybedilmesi, çıkan savaşların dinle hiçbir ilgisinin olmaması, sadece sultanların, padişahların hırslarının tatmini olması, tamamen Kur’an dışı idi. Yönetimler insanları kendi hırslarına çağırırken, tarikat, mezhep, cemaatler ise kulları kullara nasıl kul olacağını öğretirken, toplum her türlü bidat ve hurafelerle meşgul ediliyordu. Türbeler, yatırlar, çaputlar, mevlitler, semazenler, tespihler, dualar, mumlar… Batı dünyasından, doğu dünyasından Müslümanların yaşamlarına eklenerek, tamamıyla Kur’an-dan uzak bir din yaşamıyla insanları oyaladılar.
Böylece;
Geri planda din dışında olmak,
Ön planda, Allah’ın ilkeleri ve kuralları yerine, kulların ürettiği ilke, kurallara göre yaşamak. Gizlice laikleşmek.
Söylemde ise, insanların ürettiği bütün ilkeleri, kuralları dinin ilkesi ve kuralları saymak.
Özü, inanca, yaşama, din anlayışına hâkim oldu.
Böyle bir oluşum, laik düşüncenin üzerinde durduğu oluşumdur.
Batıda üretilen Laik düşünce dinin dışında ilke ve kural üreterek, yaşamı kurarken, ürettiklerine din dememektedir.
Ancak, Müslümanlar, içtihatlarla ilke ve kural üreterek, yaşamın kurallarını üretirken, kendi görüşlerine din diyorlardı.
Peki doğru muydu? Elbette hayır. Doğru bir yol. Doğru bir metot değildi.
Allah’ın istediği şey, insan, toplum hayatına Allah’ın ilke ve kurallarının hâkim olmasıydı…
İşin özüne baktığımda, Türkiye Cumhuriyetine laiklik gelmeden, yıllar önce, Osmanlı, Selçuklu, Abbasi, Emevi çoktan gizli bir laikliği devlet hayatına egemen kılmışlardı.
Bugün ülkemizde ve dünyada uygulanan laiklik anlayışının adımlarına bakarsak,
Birinci adım: Hayatın ilkelerini, kurallarını dinin dışında oluşturmak düşüncesiyle ortaya çıkmak.
İkinci adım: Devlete, topuma ait ilkelerin, kuralların, yönetimin, din ve dine inananlar tarafından istismar edilmemesini sağlamak
Üçüncü adım: Devlet, toplum adına, dini her zaman, her yerde, akla, çıkarlara göre istismar etmek. Yani; devlet, toplum, yönetim katında, din ve din kurallarını çıkarlar doğrultusunda, her alanda istismar etmek.
Bütün laik ülkelerde görünen bu durum garip değildir. Zira aklını, çıkarlarını tavan yapan bir toplum, aklının, çıkarlarının yattığı her yerde, her şeyi istismar etmeyi kendine ilke edinecektir. Her şeyi istismar edenler niye dini istismar etmesinler ki?
Bugün aklıma laiklik, laik düşünce gelince, ilkesinde olduğu gibi, din dışı düşünmek, din dışı ilke ve kurallar oluşturmak alkıma gelmiyor.
Aksine, insan için, insanın çıkarları için, maddi manevi bütün değerlerin istismar edilmesi aklıma geliyor.
Mesela; ülkemden çarpıcı örnekler vereyim.
Laiklik gereği, memurlara namaz izni verilmez. Ama aynı laik ilkeler, dini bayramlarda tatil yapmaya izin verir. Laiklik gereği, dinin kuralları uygulanmaz.
Ama aynı laik ilkeler, dinin gerekleri diye yapılan işlerden, mesela, fitre toplama, kurban derisi toplama noktasına gelince, laikliğe aykırı bulmaz, derhal toplamak için girişimde bulunur. Hatta bir dönemler, sadece devletin kurumları toplayacak, aksi hareket edenler cezalandırılacaktır denmiştir.
Laiklik gereği, namaz kılmak istemeyenler özgürdür, namaz kılmayabilir. Camiye gitmeyebilir.
Ama aynı laik ilkeler, dine, dinin kurallarına karşı çıkan, hayatında camiye gitmeyen, namaz kılmayanları, öldüğünde camiye götürür, zorla namazlarını kıldırırlar. Hatta bu adamın yaşamında camiyle işi yoktu. Şimdi niçin buraya geldi. Biz onun namazını kılmayız diyecek bir hoca, imam, diyanet yetkilisi çıksa, ne olur düşündünüz mü?
Laiklik gereği, bazı kuruluş ve kurumlarında oruç tutma yasaklanır.
Ama aynı laik ilkeler adına, herkesten önce oruç bayramını kutlamayı organize ederler. Organize edilen bayram kutlamalarına gelmeyenler hakkında soruşturma açarlar.
Tabi bütün bu çelişkileri benim anlamam mümkün değildir.
Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce var olan, Müslümanların devletlerinde Kur’an raflara gönderilerek, müçtehit ve fetvacıların ilkelerini, kurallarını uygulayan toplumlar, devletler, gerçekte dine göre mi hareket etmişlerdir? Yoksa gizli bir laikliği mi yaşamışlardır?
Bu konularda henüz net kararlara ulaşamadım.
Ama gördüğüm gerçek, insanlık tarihinin çoğunluğunda, ister dine inansınlar, ister din dışı olduklarını söylesinler… İnsanlar hayatlarının ilkelerini, kurallarını, insan aklının ürettikleriyle şekillendirerek hayat yaşarlarken, sürekli din duygularını, dini istismar etmişlerdir.




















