Prangasız fikirler

Saturday, Sep 04th

Last update11:55:57 PM GMT

Arabic English French German Russian Spanish
Buradasınız: BÖLÜMLER MAKALE Tevessül Şirk midir? (4)

Tevessül Şirk midir? (4)

E-posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

GENEL DEĞERLENDİRME

Allah Teâlâ her şeyin tek yaratıcısı, İdarecisi ve yok edicisidir. Hz. Muhammed (sav) de dahil hiçbir peygamberin veya onların ümmetlerinden hiçbir şahsın bu konuda yetkisi yoktur, İnsan kendisine verilen aklın sınırları çerçevesinde ve imanın nurlarıyla yaratıcısını sıfatları, fiilleri ve tecellileri ile tanıyabilir, Allah'ı tanıyan O'na kullukta ve yakınlıkta başkasını vesîle edinmez. Allah'a, O'nu görüyormuş gibi ibadet etme, sorumluluk bilinciy¬le davranışlarına yön verme şuuruna henüz eremeyenler ise, bu hâle kavuşun¬caya kadar bir takım şeyleri vesîle edinirler. Bu durum, yüzme sporunu öğren-meye çalışan bir sporcunun antrenöre olan ihtiyacına benzetilebilir. Yüzmeyi en ince ayrıntısına kadar öğrenen bir yüzünü başkasına ihtiyaç duymaz.

Kişinin doğrudan Allah’tan yardım istemesi, tehlikeli ve sıkıntılı zamanlarda sadece O’na sığınması, İslâm’ın itikad ve ibadet ilkeleri açısından tercih edilecek yegâne davranıştır. Bâzı kimselerin, sâlihlerin gıyablarında veya kabirlerini ziyâret esnâsında; "Ey filân zât! Bana şifâ ver! Benim şu ihtiyâcımı gider!" gibi sözlerle doğrudan doğruya kendilerinden talepte bulunmaları, türbelerin etrafırda toplanıp medet, şifa, imdat… beklemeleri  son derece yanlış ve şirke kapı aralayabilecek olan istigâse cümlesindendir. Şüphesiz bu tür istigâseler için birtakım te'viller yapılabilirse de, gâyet hassas olan tevhîd akîdesinin özünü zedeleyebilecek bu ve benzeri câhilâne hareketlerden şiddetle sakınılmalıdır. Müşkillerin bertaraf edilmesinde, kâinâtın sevk ve idâresinde, Allâh'tan gayrısının mutlak tasarrufunun bulunabileceği intibâını veren bu nevî ifâdeler, aslâ kullanılmamalıdır.

Salih amellerle, tâat ve ibadetle Allah'a yakınlaşma konusunda genel anlamda bir görüş ayrılığı yoktur. Bunların, Allah'a vesîle edinilmesini bütün alimler kabul etmektedirler. Salih zatlarla tevessülü, âlimlerden büyük bir çoğunluk kabul ederken, bazı âlimler tevessül anlayışının çarpıtılarak tevhid düşüncesinin zarar görmesi endişesiyle, şahısların vesîle edinilmesini reddetmektedirler, Ancak vasıta ile gayeyi birbirine ka¬rıştırmadan saiih amelleri ve takva sahibi şahısları vesîle ederek Allah'a yaklaşmak ve rızasını kazanmak konusunda görüş birliği sağlandığını söylemek mümkündür.

Ahirete irtihâl etmiş kimselerin vesîle edilmesi en tartışmalı konudur. Bir kı¬sım bilginler, özellikle selefi ekole mensup olan İbn Teymiyye, İbn Kayyım vb. âlimler ve onların takipçileri, vesîle ile vasıtayı amaç haline getiren uygulamaları gördüklerinde, bunlara engel olmak düşüncesiyle bu tür vesîle anlayışına şiddetle karşı çıkıp, böyle davrananları kâfirlikle itham etme noktasına gelmişlerdir, Onlar bunu söylerken sahabenin böyle bir davranışta bulunmadığı, yapılan hareketlerin bid'at olduğu noktasından hareket etmişlerdir. Kanaatimizce bu karşı çıkmalar, vesilede vasıta ile gayenin birbirine karıştırılmış, hatta vasıtanın ön plana çıkarılmış uygulamaları sonucudur.

Son olarak bu konuda araştırmalarıyla tanınan Zekeriyya Güler’in tespitleriyle araştırmamızı  noktalayalım:   Üç tevessül çeşidi; Esmâ-i hüsnâ (Allâh’ın isim ve sıfatları), Sâlih amel ile tevessül ve hayatta olan bir insandan Duâ talebi ile tevessül, İslâm alimleri arasında ittifakla kabul görmüş ve tavsiye edilmiştir. Hasen isnadla sabit olan Melekler ile tevessülü de bu sınıfa dâhil etmek mümkündür.

Zât ile tevessül başlığı altında yer alan tevessül çeşitleri; Peygamberler ve sâlihlerin Allah nezdindeki mertebesi ile tevessül, Peygamberler ve sâlihlerin Allah nezdindeki hakkı ile tevessül ve Vefatından sonra Peygamberler ve sâlihlerle tevessül ise, münakaşa mevzuu olmuştur. İbn Teymiyye  ve onun açtığı çığırı devam ettiren âlimler, söz konusu tevessül çeşitlerini kabul etmeyip -en azından- bid’at olduğunu ifade ederlerken, Takıyyüddîn es-Sübkî  ve onun çizgisini takip eden âlimler de söz konusu tevessül çeşitlerini kabul, hatta tavsiye etmişlerdir.

Tevhid akidesine halel getirmeksizin, usûl ve âdâba riâyet ederek “Allâhım, falan zâtın hürmetine... hakkı için... senin katındaki değer ve mertebesinden dolayı duâmı kabul buyur!” demek suretiyle, zât ile yapılan tevessülün meşrû olmadığı söylenemez. Bu şekilde yapılan bir duânın, şirke sebep olan bid’at/dalâlet bir tatbikat olduğu da ileri sürülmemelidir. Görebildiğimiz kadarıyla, zât ile tevessül konusunda taraflar arasındaki anlaşmazlığın temel sebeplerinden birisi, tevessül telakkisi yani, bir kavram olarak tevessülün yüklendiği mâna ve onun ifade ettiği espridir. Biz, bu farklı telakkinin bir problem olarak görülmemesi gerektiğini düşünmekteyiz. Çünkü, -Hz. Ömer’in, Rasûl-i Ekrem’in amcası Abbas ile tevessülü açıklanırken Şevkânî’nin  ifade ettiği gibi- vesile kılınan zâtın, aslında sâlih ameliyle(64) veya Âlûsî’nin   tabiriyle “Allâh’ın Peygamber’e olan sevgisiyle” (65)tevessül edilmektedir. Tevessülün esprisi de burada saklı olmalıdır.

Tevessülde bulunan (mütevessil) bir kul yalnız Allâh’a dua/ibadet etmektedir. Bu açıdan bakıldığında tevessülün, “Allah-insan ilişkisinde aracılık düşüncesi” veya “Allah ile kul arasında bir vasıta edinmek” şeklinde anlaşılması pek de doğru olmayacaktır. Böyle olunca, “Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım isteriz!”(66)  veya “...Biz onlara, sırf bizi Allâh’a yaklaştırmaları için ibadet ediyoruz” (67) gibi âyetlerin, söz konusu tevessül ile bir alâkasının bulunmadığını söylemek de izahtan vâreste olmaktadır. Bu itibarla, tevessülde bulunan bir mü’minin, Câhiliye devrinin putperest mantık, zihniyet ve tatbikatıyla mukayese edilerek aralarında bir paralellik/benzerlik düşünülmesi gerçeği ifade etmemektedir.

Aslında, dîn-i hâlis/tevhid titizliğini ileri sürerek tevessül meselesine mesafeli yaklaşan hüsn-i niyet sahibi bir mü’minin tepkiyle karşılanması nasıl uygun değil ise, nazarî veya amelî bakımdan tevessülü benimseyen bir müslümanın tenkit edilmesi de doğru değildir. Her iki taraf, meseleyi büyütmeden ve işi husumete dönüştürmeden birbirini müsamaha ile karşılamalıdır. Nitekim, istiskâ konusunda “Sâlihlerle tevessülde bir beis yoktur” görüşü ile Ahmed b. Hanbel’in  “Yalnız (hâsseten) Peygamber (s.a.) ile tevessül edilir” sözü kendisine bir suâl olarak tevcih edilen Muhammed b. Abdilvehhâb  gibi bir şahsiyetin verdiği şu cevaptan, tevessülün o kadar büyütülecek bir mesele olmadığını öğrenmekteyiz:“Bazıları sâlihlerle tevessüle ruhsat vermekte, bazıları da onu Peygamber’e (s.a) has kılmaktadır. Âlimlerin ekserisi ise ondan nehyetmekte ve onu mekruh görmektedir. Bu mesele (tevhid ve akâidin değil) fıkhın meselelerindendir. Cumhurun “mekruh” görüşü bize göre doğru olmakla birlikte, biz onu yapan (tevessülde bulunan) kimseyi yadırgamayız. İctihad meselelerinde yadırgama (inkâr) bahis konusu olmaz ...” .(68)

Özellikle Elbânî çizgisini takip edenlerin(selefilerin), sözlü veya yazılı sert üsluplarıyla, tevessül konusunu gereğinden fazla büyüterek ümmetin gündemine taşıdıkları görülmektedir. Câmi müezzininin salâsında, şiir, naat ve kasidelerde veya yemek duâsı esnasında söylenen “yâ Rasûlallah” tabirini istiğâse-istimdad kabul ederek, bunu telaffuz edenleri bid’atçi hatta şirk davetçisi ilan edecek kadar nezaket ve müsamahadan uzak çağdaş selefî akımın/hareketin bazı mensuplarıyla karşılaşma ve tartışma imkanı bulmuşuzdur. Kanaatimizce, Anadolu kültür ve edebiyatında şüyu bulan “yâ Rasûlallah” tabiri, ihtiva ettiği “nidâ suretinde tevessül” mânasının yanı sıra, daha ziyade Rasûl-i Ekrem’in âhiretteki şefâatini ummanın bir sembolü olarak teberrüken kullanılmaktadır. Bu durum bize, yetişme tarzı kadar meşrep, mizaç, fıtrat ve muhit unsurunun münakaşa ve ihtilaflar üzerindeki tesirini göstermektedir. İfade etmeliyiz ki, sosyal ilişkilerde Kur’ân ve sünnet ahlâkını hayata geçirmek zorunda olan müslümanlar, ihtilafa düştükleri konuları sözlü veya yazılı tartışırlarken, nezaket ve müsamaha göstererek çok daha merhametli, temkinli ve itidalli olmak durumundadırlar. Çünkü, kendi izinden gidilmesi halinde hayat/diriliş vaad eden Yüce Kur’ân, müslümanların kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise merhametli olmalarını ve onların, birlikte hareket edip güç birliği tesis etmek suretiyle kâfirleri öfkeden çatlatacak hale gelmelerini istemektedir.(69)

Allahım! Güzel isimlerin, yüce sıfatların; sana olan imanımız, Rasuluna duyduğumuz sevgi ve sünnetine olan bağlılığımız; ancak senin vechini gözettiğimiz salih amellerimiz ve içimizden salih kimselerin duasıyla sana yakınlık umar; bizleri yolunda çaba gösteren, yoluna çağıran Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’inin sünnetine bağlı, haktan ayrılmayan muvahhid kimseler kılmanı, bizi düşmanlarımıza galip getirip aziz Dinin İslâm’ı yüceltmeyi bizlere nasip etmeni Senden dileriz.(Amin)

64) Şevkânî, ed-Dürrü’n-nadîd, s. 5-6. Ataç da (bkz. Kelam ve Tasavvuf Açısından Tevessül, s. 109) aynı sonuca ulaşır.
65)  Âlûsî, Rûhu’l-maânî, VI, 128.
66) Fâtiha 1/5
67) Zümer 39/3. Söz , Câhiliye/nüzûl devri müşriklerine aittir.
68) Muhammed b. Abdilvehhâb, Müellefât, III, 68 (fetâvâ ve mesâil bölümü).
69) Zekeriya Güler, Vesîle ve Tevessül Hadislerinin Kaynak Değeri, 83-132, Değerlendirme kısmı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile