B- HADİS-İ ŞERİFLERDEN DELİLLER
Baştan ifade edelim ki, hadislerden delilleri sünnet münkirlerinin, (daha genel bir ifadeyle vahyi gayri metluv münkirlerinin) ikna olması için değil de, bu konuda hakkı arayan kardeşlerimiz için serdedeceğiz:
1- Hz. Peygamber efendimiz bir hadisinde: ” Haberiniz olsun! Bana bir kitab ve bir o kadar da misli (sünnet) verildi. Haberiniz olsun rahat koltuğu üzerinde karnı tok bir halde kurulmuş kişinin, ‘Bu Kur’an’a sarılın. Onda nelere helal denmişse onları helal edinin nelere de haram denmişse onları haram edinin’ diyeceği zaman yakındır. Haberiniz olsun ehli eşeğin eti size helal değildir. Yırtıcı hayvanlardan köpek dişli olanlar da helal değildir. Anlaşmalı olanların yitikleri de helal değildir. Ancak sahipleri tarafından ihtiyaç duyulmadan atılan müstesna. Kim bir topluma misafir olarak inerse onu ağırlamaları o topluma gerekli bir görevdir. Şayet misafir etmezlerse hak ettiği miktar kadar onları cezalandırır.’(19) buyurmuştur. Hz.Muhammed, hadiste ifade edildiği üzere kendisine Kur’an ve artı olarak bir vahyin indirildiğini belirtmiştir. Devamında bir takım şeyleri helal ve haram kılmıştır. Hz. Peygamber hüküm koyarken, bu hükümleri kendi kafasından koymamıştır. Rasulullah’ın Kur’an ışığında onda olmayan hükümleri koyması da elbetteki bir vahyin mahsülüdür ve Hz. Peygamber’in bu noktada koymuş olduğu hükümler ‘ o size temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar’ ayetine racidir.(20)
2- Ebu Hureyre (r.a.)’nin naklettiğine göre: Hz. Peygamber (a.s.) bir gün insanların arasında oturuyordu. O sırada ona bir zat geldi ve: “Ey Allah’ın Rasulü! İman nedir?” dedi. “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, Allah’a kavuşmaya, peygamberlerine inanman ve keza son dirilmeye iman etmendir” buyurdu. İslâm nedir? dedi. “İslâm, Allah’a kulluk etmen ve ona hiç bir şeyi ortak yapmaman, Farz namazı dosdoğru kılman, farz kılınmış olan zekâtı vermen ve Ramazanda oruç tutmandır” buyurdu. Ey Allah’ın Rasulü! İhsan nedir? dedi. “Allah’a onu görürcesine ibadet etmendir. Her ne kadar onu görmüyorsan da o seni muhakkak görür” buyurdu. Ey Allah’ın Rasulü, Kıyamet ne zamandır? dedi. (Cevaben Efendimiz) Buyurdu ki: “Bu konuda sorulan sorandan daha çok bilgiye sahip değildir. Fakat onun alâmetlerini sana haber vereceğim: Cariyenin efendisini doğurması, onun alâmetlerindendir. Yalınayak ve çıplak kimseler, insanların idarecileri oldukları zaman, işte bu da onun alâmetlerindendir. Koyun çobanları yüksek bina kurmakta birbirleriyle yarışa başladıkları zaman, işte bu da onun alâmetlerindendir. (Kıyametin vakti) Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği beş şeye dahildir.” Bundan sonra Peygamber: “Kıyamet vakti hakkındaki bilgi ancak Allah’ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez, yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez, şüphesiz Allah her şeyi bilendir, herşeyden haberdardır” ayetlerini okudu. Ebu Hureyre der ki: Sonra o şahıs dönüp gitti. Arkasından Allah Rasulü (a.s.): “O adamı bana geri getiriniz” diye emretti. Bunun üzerine sahabeler onu geri getirmek için aramaya başladılar, fakat birşey göremediler. Bunun üzerine Allah Rasulü (a.s.): “İşte o, Cebrail’dir. İnsanlara dinlerini öğretmek için gelmiştir” buyurdu.(21) Hadiste ifade edildiği üzere Cebrail (a.s.), bizzat efendimizin ifadesiyle “insanlara dinlerini öğretmek için” gelmiştir.
3- Ebu Hureyre’den Rasulullah Aleyhisselâm’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir. “Allah Azze ve Celle buyurdu ki, Kulum bir iyilik düşünür de yapmazsa onu kendisi için bir iyilik olarak yazarım. O iyiliği yaptığında, on kattan yediyüz kata kadar sevap yazarım. Bir kötülük düşünür de yapmazsa, bundan dolayı aleyhine birşey yazmam. Kötülüğü işlerse sadece bir kötülük olarak yazarım.(22) Yine Ebu Hureyre Radiyallahü Anh’den Rasulullah Aleyhisselâm’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:”Allahü Teala buyurdu ki; Ademoğlu, dehre küfrederek Bana eziyet eder. Dehr Benim. İş Benim elimdedir, gece ile gündüzü birbiri ardına Ben getiririm.(23) Hazreti Peygamber’in Allah Teâlâ’dan rivayetle ifade buyurduğu hadislere “Kudsi Hadis” denilir. Hz. Peygamber’in istediği ibare ile ifade etmek üzere bazen Cibril (a.s) vasıtasıyla ve bazen de vahiy, ilham ve rüya suretiyle Allah Teâlâ’dan rivâyet ettiği hadistir. Kudsi hadislerin, bir taraftan ilk kaynak olarak Allah Teâlâ’ya izafe edilmesi, diğer taraftan Hz. Peygamber’in hadisleri arasında ve hadis lafzıyla zikredilmesi, bunların bazı yönlerinden Hz. Peygamber’in hadislerine benzerliğini ortaya koymaktadır. Zira Kur’ân-ı Kerim Allah kelâmı olup Hz. Peygambere vahyolunmuştur; kudsî hadislerin de ilk kaynağı Allah Teâlâ olduğuna ve Hz. Peygamber tarafından ondan rivayet edildiğine göre, bunlar da vahiydir.(24) Hadis-i Kudsi’ler peygamberimize Kur’an dışında gelen vahyi ispatlayan verilerdendir.
4- Hz. Huzeyfe (ra)’ın rivayet ettiği bir hadiste Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır: “Bu, alemlerin Rabbinin elçisi Cibril’dir. Kalbime şunları ilham etti: Hiç şüphesiz bir nefis, ulaşması gecikse de rızkı tamamen eline geçmeden ölmez. Öyleyse Allah’tan korkun ve rızkınızı güzel yollardan arayın. Sakın rızkınızın gecikmesi sizi, onu Allah’a isyan ederek almaya sevk etmesin. Hiç şüphesiz, Allah Katındaki şeylere ancak O’na itaat edilerek ulaşılır.” “Cibril Kalbime şunları ilham etti” cümlesi peygamberimize Kur’an dışında gelen vahiyler geldiğini ispatlamaktadır.(25)
5- Ebu Said el-Hudri diyor ki: “Rasulullah bir zaman sahabelerine namaz kıldırırken papuçlarını çıkardı ve sol tarafına koydu. Cemaat bunu görünce onlar da papuçlarını çıkarıp attılar. Rasulullah namazını bitirince onlara: “Sizi papuçlarınızı atmaya sevk eden sebeb nedir?” diye sordu. “Biz senin onları çıkarıp attığını gördük, biz de attık” dediler. Rasulullah (sav) de buyurdu ki: “Bana Cibril (as) geldi ve papuçlarımda pislik bulunduğunu bildirdi. Sizden biriniz mescide geldiği zaman papuçlarına baksın. Onlarda bir pislik veya eziyet verecek bir şey görürse, onu silsin ve onlarla namazını kılsın.“(26) Hadisteki “Bana Cibril (as) geldi ve papuçlarımda pislik bulunduğunu bildirdi” ifadesi net bir ifade olarak peygamberimize Kur’an dışında gelen vahiyler geldiğini ispatlamaktadır.
6-Abdullah İbni Ömer radıyallahu anhümâ kendisine:Biz hazar namazı ile, korku (havf) namazını Kur’an’da buluyoruz. Fakat sefer (yolculuk) namazını Kur’an’da bulamıyoruz. Nasıl oluyor bu? diyen Ümeyye İbni Abdullah İbni Hâlid’e; Bak yeğenim! Biz hiçbir şey bilmezken Allah bize Muhammed’i peygamber olarak gönderdi. Biz, Muhammed’i neyi, nasıl yaparken görmüşsek, onu öylece yaparız” demiştir.(27) Hz. Ömer Şam seferine çıktığı zaman yolda iken Suriye arâzisinde veba salgını haberi gelir. Yoluna devam edip etmeme ve alınması gereken tedbir hususunda tereddüde düşer. Önce yanındaki Muhacirûnu dinler, farklı tavsiyelerde bulunurlar. Sonra Ensârı çağırır, onları dinler onlar da farklı görüşler ileri sürerler. Sonra: “Bana fetih muhâcirlerinden olan Kureyş yaşlılarını çağırın” der. Bunlar ihtilaf etmeksizin dönmeyi teklif ederler. Hz. Ömer (radıyallahu anh) kararda zorluk çekerse de, bir ihtiyacı için oradan ayrılmış bulunan Abdurrahman İbnu Avf (radıyallahu anh)’ın dönüşü meseleyi çözer: “Ben, der, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı dinledim: “Bir yerde veba olduğunu duyarsanız oraya gitmeyin, bulunduğunuz yerde çıkarsa orayı terketmeyin” demişti. Sâlim İbnu Abdillah (radıyallahu anh)’ın kesin ifadesine göre, Hz. Ömer (radıyallahu anh) bu rivayet üzerine geri dönme emri verir.(28) Bir gün Abdullah b. Mes’ud: “Allah Teala, dövme yapan (ben yapan) dövme yaptıran, tüylerini alan, güzellik için dişlerinin arasını törpületen ve Allah‘ın yaratma şeklini değiştiren kadınlara lanet eder” demiştir. Onun bu sözü, Esedoğullarından Ümmü Yakub isimli Kur’an’ı çok iyi okuyan ve anlayan bir kadına ulaşmış kadın da İbn Mesud’a gelerek, “İşittiğime göre sen şöyle ve şöyle olan kadınlara lanet okumuşsun” demiştir. Abdullah bin Me-sud da o kadına şu cevabı vermiştir: ”Niçin ben, Rasulullah tarafından lanetlenen ve Allah’ın kitabında da hükmü bulunan kimseleri lanetlemeyeyim?” Kadın: “Ben Kur’an’ın iki kapağının arasında bulunan bütün âyetleri okudum. Böyle bir lanetleme bulamadım.” demiş, Abdullah bin Mes’ud da, “Eğer okumuş olsaydın onu bulurdun. Sen Allah Teala’nın “Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size neyi yasakladıysa ondan da kaçının” âyetini okudun mu? diye sormuş, kadın: “Evet okudum” demiştir.Bunun üzerine Abdullah: “Kadınların bunları yapmalarını Rasulullah yasaklamıştır” demiştir.(29) Yukarıdaki üç rivayetten anlaşılan odur ki; Sahabe-i Kiram, peygamber efendimizin her zaman vahiy almakta olduğunu bilmekteler ve peygamberimizin buyurduklarının aynen yüce Allah’ın buyurdukları gibi olduğunun idraki içindedirler.
C- ALİMLERİMİZİN GÖRÜŞLERİ
Tabiun alimlerinden Hasan b. Atiyye şöyle demektedir: Cebrail Rasulullah’a aynı Kur’an’ı indirdiği gibi sünneti indirir ve Ona Kur’an’ı öğrettiği gibi öğretirdi.(30) Müctehid alimlerimizden İmam Şafi: “Allah Teala da kendilerine, Kitap ve Hikmet’i öğretmekle kullarına yaptığı ihsanı zikretmektedir. Bunasslarda geçen hikmetin Hz. Peygamber (sav)’ın sünnetinden başka bir şey olduğunu söylemek uygun değildir. Sebebi şudur: Allah Teala hikmeti Kuran’la birlikte zikretmiştir.”(32) İbn Hazm bu meseleyi izah ederken, şu tesbitte bulunmuştur:’Okunan vahiy, Kur’an’dır. Nazmı, mucizedir. Her türlü tahrif ve tebdilden korunmuştur. Okunmasıyla ibadet edilir. Cebrail vasıtasıyla peygamberimize uyanıkken indirmiştir. Uyku, ilham veya başka bir yolla indirilmediği hususunda icma vardır. Vahy-i gayri metluv’a gelince nazmı, mucize değildir. Fakat nakledilen vahiydir. Bunlar Hz. Peygamberin hadisleridir. “İman, İslâm ve ihsan”ın tarifini yapan hadiste olduğu gibi hadisler, Peygamberimiz’e ya Cibril vasıtasıyla uyanıkken ya da bunun dışındaki diğer vahiy şekilleriyle gelmişlerdir. Ancak bunların manaları vahiyle gelirken lafızları peygamberimize aittir. Zaten hadislerin Kur’an’dan ayrıldığı taraf da burasıdır. Onun için hadisleri manalarıyla nakletmek caiz görülmüştür.(33) İbn Kayyim el Cevziyye demiştir ki: “Allah Teala kendisine ve Rasulü’ne itaati emretti. Peygambere emrettiklerini, Kitab’a arzetmeksizin bizatihi kendisine itaatin vacip olduğunu bildirmek için, ‘peygambere de itaat ediniz’ buyurarak “itaat” emrini tekrarladı. Hz. Peygamber (sav) bir emir verdiği zaman, o emir Kuran’da bulunsun bulunmasın, mutlak ve müstakil olarak kendisine itaatin vacip olduğunu bildirirdi. Çünkü O’na, Kitap ve beraberinde benzeri değerde sünnet verilmiştir. Allah Teala, Ashab-ı Kiram’ın, Hz. Peygamber ile toplu bir işteyken ondan izin almadan herhangi bir yola ve yere gitmemelerini, imanın gereklerinden kılınca, O’nun izni olmadan ilmi bir görüşe ve hükme gitmemeleri daha öncelikli olarak imanın bir gereği olmaktadır. Hz. Peygamberin (sav) böyle bir konudaki izni ise getirdiği vahiy ve sünnetin o şeye izin verdiğini göstermesi ile bilinmektedir.”(34) Günümüz alimlerinden Muhammed Hamidullah şöyle demektedir: Vahiy, bizzat Rasulüllah Muhammed (s.a.v.) tarafından gayet açık bir şekilde iki sınıfa ayrılmış bulunmaktadır. Bazı durumlarda O: “Bu Allah’ın katındadır; onu yazı ile tespit edin, ezberleyin ve namazlarınızın belli yerlerinde tilâvet edin” diyor. İşte bu işaret ettiği şey, Kur’an-ı Kerim çerçevesine girer. Diğer bazı durumlarda ise O: “Bunu şöyle yapın” diyor ve hatta bazen hiçbir söz (hadis) sarfetmeksizin sadece belli bir şekilde hareket edip işliyordu ve bütün bu gibi durumlarda yazı ile tespit emrini vermiyordu. İşte bu halde karşımıza vahy-i metluv ile vahy-i gayri metluv farkı çıkar; bu ikinci sınıfa girenler, umumiyetle Hz. Peygamber’in “hareket”, “iş” ve “tutumları”na dair anlatılanlar hadis yahut bundan farklı bir mana taşımayan sünnet şeklinde adlandırılır. Kuran’a nazaran Peygamber, her ne söylediyse vahiy üzerine söyledi. Bununla beraber bütün söylediklerinin namazlarda okunmasını emretmedi.Buradan, ‘tilavet edilmiş, okunmuş’ vahy ile ‘tilavet edilmemiş’vahy arasındaki fark anlaşılır.(36) Bütün bunlardan sonra şöyle bir tespitte bulunmak mümkündür: Dinin tebliği sadece Kur’ân-ı Kerîm vasıtasıyla yapılmamış; Allah Teâlâ, pek çok ayrı yolla peygamberine dini bildirmiştir. Dolayısıyla sünnet vahiy kaynaklıdır ve vahyin onayından geçmiştir. Diğer yandan bir dinin sadece kutsal kitap ile duyurulacağına dair bir delil bulunmamaktadır. Aynı şekilde Kur’ân-ı Kerîm’in de bütünüyle bir kerede nâzil olmayışı, dinin tamamlanmadığı şeklinde anlaşılmadığı gibi, eksiklik olarak da görülmemiş ve Müslümanlar Rasûlullah’ın bütün bildirdiklerine Kur’ân ve Sünnet ayırımı yapmadan uymuşlardır. En son olarak şunu ifade edelim ki; Peygamberimize Kur’an dışında gelen vahyi ispatlayan açıklamalarımızdan, tüm hadis külliyatının vahiy olduğunu savunduğumuz sonucu çıkarılmamalıdır. Bu husustaki tercih ettiğimiz görüş, çağımızın büyük alimlerinden Seyyid Ebu’l A’la Mevdudi’nin görüşüdür. Mevdudi “O, hevadan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz. O (söyledikleri), yalnızca vahyolunmakta olan bir vahiydir.“(37) ayetlerini tefsir ederken şöyle der: “Bu bağlamda şöyle bir soru yöneltilebilir: “Hz. Peygamber’in (s.a) tüm sözleri Allah katından mıdır? Değilse şayet, Hz. Peygamber’in (s.a) sözlerinden hangisi kendisine ait, hangisi Allah’ın vahyidir?” Böyle bir sorunun cevabını şu şekilde verebiliriz: Kur’an kesinlikle bir vahiydir ve içindeki tüm sözler istisnasız Allah’a aittir. Hz. Peygamber’in (s.a) kendi sözleri ise üç kategoriye ayrılabilir: 1) Hz. Peygamber’in (s.a) İslâm’ı tebliğ, Kur’an’ı beyan ve izah niteliği taşıyan sözlerinin tümünün vahy kaynaklı olduğuna şüphe yoktur. Maazallah bunlar hevasından uydurduğu düşünceler değildi. Bir bakıma Hz. Peygamber, (s.a) Allah’ın tayin ettiği resmi bir sözcüydü. Bu tür vahy, kelimesi kelimesine Kur’an gibi nazil olmuş değilse bile, Hz. Peygamber’in (s.a) söylediği bu sözler yine de vahy ilmine dayanmaktadır. Ancak Kur’an ve Hz. Peygamber’in (s.a) sözleri arasındaki fark, Kur’an’ın anlamıyla birlikte kelimelerinin de Allah tarafından nazil olması, buna karşılık Hz. Peygamber’in (s.a) izah niteliğindeki sözlerinin, Allah tarafından öğretilmiş olmasına rağmen, kelimelerinin kendisine ait olmasıdır. Bu bakımdan, Kur’an’a, “Vahyi Celî”(38) Hz. Peygamber’in (s.a) bu tür sözlerine de “Vahyi Hafî”(39) denilir. 2) Hz. Peygamber’in (s.a) Müslümanların lideri olması münasebetiyle Allah’ın kelimesini yüceltmek ve dini ikame etmek için mücadele ederken muhtelif zamanlarda verdiği emirleri kapsayan sözleri. Bu mücadele boyunca Hz. Peygamber, (s.a) zaman zaman sahabeyle istişarede bulunmuştur. Bu istişareler sonunda O, bazen kendi reyinden vazgeçip, sahabelerin reyini kabul etmiştir. Bazan de sahabeler “Bu sizin kendi sözünüz mü yoksa Allah’ın vahyi midir?” diye sormuşlar, O da “Benim sözümdür.” karşılığını vermiştir. Bazen Hz. Peygamber (s.a.) içtihat edip, bu doğrultuda emir verdikten hemen sonra, Allah Teâlâ, Onun buyruğunun aksini bildiren ayetler inzal etmiş ve bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) yanlış olan içtihadını düzeltmiştir. Buraya kadar anlatılanlardan anlaşıldığı gibi, Hz. Peygamber’in (s.a.) sözleri hevasından olmayıp, Allah’ın teyid etmesiyle kesinlik kazanmıştır. “Hz. Peygamber’in (s.a.) her söylediği vahiy midir?” sorusuna gelince, Onun bir insan olması hasebiyle söylediği sözler, sahabeleriyle istişare ederek aldığı kararlar veya Allah’ın aksini emrettiği konulardaki içtihatları vahiy değildir. Fakat bunların dışında söylediği sözler “vahyi hafî” grubuna girer. İslâm hareketinin önderliğine, Müslümanların emirliğine, İslâm devletinin başkanlığına kendiliğinden tayin olmadığı gibi, Onu halk da seçmemiştir. Bu mevkiler O’na Allah tarafından verilmiş ve O da bu mevkilerdeki yetkisini Allah’ın emriyle kullanmıştır. Hz. Peygamber’in (s.a.) kendi içtihatlarına dayalı icraatı da Allah tarafından teyit edilmiştir. Yani Onun görüşleri, Allah’ın kendisine verdiği ilme dayanmaktadır. Ancak yanıldığında Allah Teâlâ hemen Onun sözkonusu yanlışlığını “Vahyî Celî” ile düzeltmiştir. Bundan, Rasûlullah’ın (s.a) kendiliğinden yaptığı içtihatların Allah’ın rızasına muvafık olduğu anlaşılıyor. Çünkü böyle olmasaydı, muhakkak Allah kendisini ikaz ederdi. 3) Hz. Peygamber’in (s.a) bir insan olması hasebiyle, peygamberlikten önce ya da sonra, Nübüvvet ile ilgili olmayan sözleri. Bu bağlamda öncelikle bilinmesi gereken husus, kafirlerin, Rasûlullah’ın bu tür sözleriyle ilgili itirazlarının bulunmayışıdır. Onlar Hz. Peygamber’i, yukarıdaki iki kategoriye giren sözlerinden ötürü, dalaletle suçluyorlardı. Dolayısıyla sözkonusu ayette Hz. Peygamber’in (s.a.) Nübüvvet ile ilgisi bulunmayan sözleri kastedilmemektedir. Ancak yine de belirtmek gerekir ki, Hz. Peygamber’in (s.a.) bu tür sözleri bile hak ve doğruluğun dışında başka bir şey ifade etmez. Çünkü Allah, Onu takva timsali bir peygamber olarak göndermiştir. Bununla birlikte Hz. Peygamber’in (s.a.) her sözü vahyin nuruyla aydınlanmıştır. Nitekim Ebu Hureyre’nin rivayetine göre, Rasûlullah (s.a) “Ben Hak’tan başka hiç bir şey söylemem” dediğinde ashabtan biri “Ya Rasûlallah ama siz bazen bizlerle şakalaşıyorsunuz” diye sorunca O, “Ben gerçekten de Hak’tan başka bir şey söylemem” demiştir. (Müsned-i Ahmed, Ebu Davud) Amr b. el-As’ın oğlu Abdullah şunları anlatıyor: “Ben Hz. Peygamber’in (s.a.) ağzından çıkan her sözü yazıyordum. Bunun üzerine bazı kimseler bana, “Sen Rasûlullah’ın (s.a) söylediği her sözü yazıyorsun. Oysa O, bazan kızgın bir halde de konuşur” deyince, ben de yazmaktan vazgeçtim. Bir defasında da bu hususu Rasûlullah’a arzettim. Bunun üzerine O, “Sen yaz. Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, benim ağzımdan Hak’tan başka birşey çıkmaz” dedi.”(40)
DİPNOTLAR
(19) Ebu Davut, 6 (4604); Şâtıbî, el-Muvâfakât fi-Usûli’l-Ahkâm (Türkçesi: Mehmet Erdoğan), c.4,s.4 ve devamı, İz Yayıncılık, İstanbul,1993.
(20) Araf 7/157
(21) Sahih-i Müslim, İman 10
(22) Müslim: İmân: 204. Buhari, Müslim, İbni Mace, Ebu Davud, Tirmizi, Nesâî, Muvatta’dan Kudsi Hadisler, Madve Yayınları: 107-108.
(23) 26 Buhari Tefsir, Casiye Suresi: 1; Tevhid: 35.
(24) Talat Koçyiğit, Hadis Istılahları, s.123-4,Ankara 1980.Ayrıca bak: Buhari, Müslim, İbni Mace, Ebu Davud, Tirmizi, Nesâî, Muvatta’dan Kudsi Hadisler, Madve Yayınları,İstanbul
(25) ibn-i Mace, Ticaret, 2 Beyhaki sünen, VII 76
(26) Ebû Dâvûd Kit. İlim bab: 10 hn. 3660; Tirmizî Kit. ilim bab: 7 hn. 2656-2657; İbni Mace Kit. Mukaddime bab: 18 hn. 230, 232, 236; Müsned İmamı Ahmed c. I Sh. 437 c. III Sh. 225 c. IV Sh. 8
(27) İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/229.
(28) İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 1/47-49.
(29) Buhâri, Kit. Libas, bab: 82, 84, 85, 87; Müslim, Kit. Libas: bab: 120 hn. 2125; Ebû Dâvûd; Kit. Terecciil bab: 5, hn. 4169; Tirmizi, Kit. Edeb, bab: 33 İm. 2782; İbn Mace, Kit. Nikah, bab: 52 hn. 1989
(30) Darimi Mukaddime: 49.
(31) Al-iİmran Suresi, 164
(32) İmam Şafi, er Risale, 78
(33) İbn Hazm, İhkâm fi-Usuli’l-Ahkâm, I/95, 1. baskı,Beyrut,1985
(34) İbn Kayyım el-Cevziyye, İ’lâmü’l-Muvakki’în an-Rabbi’l-Alemin,s. 58 , 1.baskı, Beyrut,1991
(35) Muhammed Hamidullah, Kur’an-ı Kerim Tarihi,s.16 (Türkçesi: Salih Tuğ) ,İstanbul 1993
(36) Muhammed Hamidullah, Muslim Conduct Of State (terc., İslamda Devlet İdaresi, s.16,İstanbul-1963
(37) Necm 3-4
(38) Vahyi Celî:Açık vahiy yani Kur’an’da bulunup, tilavet edilen vahiy
(39) Vahyi Hafî:Gizli vahiy yani Kur’anda bulunmayan, vahy-i gayri metluv denilen vahiy
(40) Ebû Dâvûd, Kit. İlim, hn: 3646 Darimi; Kil. Mukaddime bab: 13; Müsned İmam Ahmed c. II. sh. 162, 192. Mevdudi, Tefhimul Kur’an. Mevdudi’nin Sünnet anlayışı hakkında Yrd.Doç.Dr Yavuz KÖKTAŞ’ın Mevdudi’nin Hadisle İlgili Görüşleri Ve Hadis Tahlilleri Üzerine (sakarya üniversitesi ilahiyat fakültesi dergisi 8 / 2003) makalesi okunmaya değerdir.






















